-
Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.
-
AKLINI ÇELDİĞİMİ DÜŞÜNEBİLİRLER
Üşenmedim , oturdum saydım . Seksen beş gündür sendikalıyım ; canım sıkılıyor. Canımın sıkıntısı gitgide artıyordu. Karar verdim. Kararım neydi ? Sendikadan ayrılmaktı, sendikadan çıkmaktı, istifa etmekti… Artık ne denirse… Diyelim “İstifa” kelimesini kullandım; sendikada ne iş gördüm de istifa ediyorum, öyle değil mi ?.. Bir şeyler yapmış olmalıydım ki istifa edeyim… Oysa aradan seksen beş gün geçmiş; hiçbir şey yapmadan geçen seksen beş gün… Oturup saymasam farkında bile değilim. ? Sadece sendikalı olmak istemediğimin farkındayım.
İşten eve dönüş yolumun üzerinde bir otel var. “Hava güzel, mis gibi ; otobüse binmeyeyim, hadi yürüyeyim…” dediğimde otelin dibinden geçmeye mecburum. Otelin bitişiği market ; dışarıdaki kasalardan elma, portakal, patates, soğan seçiyorum. Soğan seçerken de otel girişine asılmış “ Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konulu konferansın afişini görüyorum.
Semineri, kongreyi, toplantıyı, konferansı her seferinde farklı bir sendika düzenliyor. Boş durmuyorlar yani. Ama seksen beş gün boyunca bana haber veren, beni çağıran olmadı. Haber verip çağırsalardı giderdim, izlerdim belki ; bir iş yapmış sayılırdım. Seksen beş günlük sendika maceramı bitirmem de anlam kazanırdı.
“Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konferansına katıldım diyelim ; çiçek yetiştirme merakım yok. Sarmaşığa benzeyen ve kitaplığımın sözlükler bölümüne doğru tırmanan bitki çoktan tarihe karıştı .Bu bitkiyi bir ara mutfak balkonuna götürdüm. Yaprakların kuruyanlarını ayıkladım. Ayıklamama rağmen arsız bitki tırmanmayı sürdürdü ; tırmanırken de kurudu.
Doğrusunu isterseniz , arkadaşa ayıp olmasın, diye sendikaya kaydolmuştum. Sendikalı olmamı gerektirecek nedenler bulamıyordum ; ben bu nedenleri bulamazken onlar bir sürü maddeyi sıraladılar.
Düşündüm taşındım ; sendikalı kimliği yüzünden mutsuzdum. Canım sıkılıyordu. Seksen beş günüm böyle geçmiş. ”Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi Üzerine Yeni Yaklaşımlar” konferansına katılsaydım kararım değişir miydi ? Mesela, otelin girişine asılmış afişte, konuşmacı olarak adım soyadım yazılsaydı…Çalışmanın, çabalamanın, işe yaramanın vereceği huzurla istifa etmeyebilirdim.
Planlıyorum: Otelin, gösterişli toplantı salonundaymışım. Konuşma kürsüsündeki mikrofonu kullanıyormuşum.
Konferans için önceden hazırlık yaparım. Kucağımda dosyalarla salona girerim. İyi de dosyaları nereye bırakacağım ? O kadar çok dosyam var ki yere düşürmeden derli toplu tutabilmeliyim. Konuşma boyunca hep ayakta mıyım ?..Kenarda bir sandalye durmalı ; arada otururum. Şişede su rica edeyim, konferansın ileriki bölümlerinde boğazım kuruyabilir.
Offf… Sıkıldım. Nasıl istifa edeceğim ? Yolunu yordamını öğreneyim, rahatlayayım. Dilekçe mi yazılacak, fotokopi mi çekilecek, bir yerlerden rapor filan mı istenecek… Sonra evime yürürüm. Hava soğuksa, yağmurluysa otobüse binerim. Atkımı dolarım, şemsiyemi açarım. Manav kasalarından meyve alırım, yeşillik alırım. Patates, soğan seçerim. Sendika üyeliği bana göre değil ; anladım.
Tam istifa dilekçemi vermiştim kapıda karşılaştık ;öğrenince suratını astı. “Haber verseydin…” dedi. Sendikadan ayrıldığımı haber mi vermeliydim ?.. Yaz aylarımı, istifa kararsızlığıyla geçirmek istemiyordum. Sanki bütün derdi tasayı onun üstüne atmışım da kenara çekilmişim gibi baktı bana. Onun da istifa niyetinin olduğunu nereden bileyim ? Sendikalı hayatımızdan memnun muyuz değil miyiz konuşmadık.
İstifa işlemlerinin basamaklarını anlattım: Dilekçe yazıyorsun. Ya da hayır yazmıyorsun. Yazmakla uğraşmıyorsun. Hazır dilekçe var ; boş yerleri dolduruyorsun. Tarihler, adın, soyadın, imzan, adresin, telefon numaran; o kadar…
Hayır, kimseden etkilenmedim. Kendi kendime aldım bu kararı. Soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi üzerine yeni yaklaşımlar konusunda konuşma yapma hayali kurdum; kararımı etkilemedi. Sonuçta istifa ettim. İstersen içeri birlikte girebiliriz. Ama aklını çeldiğimi düşünebilirler.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
ADAK
ADAK
Adağım vardı. Madem ağzımdan çıktı yerine getirmem gerekiyordu; yoksa günahı boynumaydı. Tek başıma gittim. Meğer gittiğim yeri önceden biliyormuşum.
Evi hatırladım. Duvara bitişik merdivenden üst kata çıkılıyordu. Basamaklar harap olmuştu. Kolluklar çürümüştü . Hem merdiven kullanılmıyordu galiba. Delikanlı, sokağın sonuna doğru seslendi. Birini çağırdı. Besbelli duyan olmadı. Yeniden seslendi. Yetmedi. Biraz yürüdü; yine seslendi. Dilinden midir, memleketinden midir kime seslendiğini anlayamadım. Anahtar olmadan kapı nasıl açılacak… Ne gelen var ne giden… İşte bu yüzden delikanlı sinirlendi. Her işe koşturmaktan bunaldığını saya saya yürüdü, kayboldu.
Kullanılmayan merdivenin aşağısında bekliyorum. Delikanlıyı ya da anahtarı getirecek kimse onu bekliyorum. Anahtar gelecek, kapının kilidi açılacak.
Sonunda anahtarı getirdi delikanlı . Biz eve değil bahçeye gireceğiz ; çünkü adaklık küçükbaşlar bahçedeymiş. İki büyük kanatlı kapıyı ardına kadar açmaya lüzum yok. Şöyle geçebileceğimiz kadar yer olsun yeter. Bahçenin süs havuzu, meyve ağaçları değişmemiş. Havuzu plastik kasalarla doldurmuşlar . Ağaçlarla da ilgilenilmiyor anlaşılan ; kendi hâllerine bırakılmış.
İlkokul öğrencisiydim. Misafir gelince evin kedisi dışarı çıkar, merdivende otururdu. Baktı misafir gitmiyor bahçeye inerdi. Ben bu evi bilirim. Evin kedisini de az buçuk bilirim. Sırnaşık değildi hayvan.
Terk edilmiş bahçenin köşesini çevirmişler. Derme çatma bir ağıl yapmışlar. Koyunlar bizi görünce çaresiz bir alışkanlıkla ayağa kalktı. Delikanlı, koyunlar dururken benim ne diye bahçeye, ağaca, merdivene baktığımı anlamamıştır herhalde. Çocuk işinde gücünde ; eskiyi, geçmişi düşünüp duygulanacak birine benzemiyor.
Adak sahibi ben olduğuma göre seçimi benim yapmam lazımmış. Siz seçin, dedim ; kabul etmedi: Olmazmış. Canım sıkıldı. Yüreğim sızladı: İşaret ettim, seçtim.
Delikanlı, seçilen küçükbaşı ağıldan zorla çıkarıp sürüklemeye başladı. Hayalimde çok soğuk, karlı buzlu bir Ankara kışı canlandı. Merdivenin sağlam basamaklarıyla çıkılan üst katta, sobanın yandığı odadaydık. Çocuktum ; pencereden dışarıyı seyrediyordum. Sedirlere oturmuş kadınlar sessiz sessiz konuşuyorlardı. Çatıların arasından bir meydanlık görünüyor. Hava öyle soğuk öyle soğuk ki kömürün sıcağı yetmiyor. Odanın duvarında ayna, aynanın altında içi neredeyse her şeyle dolu bir büfe, büfede kahve fincanlarının arasında evin kızlarının vesikalık fotoğrafları duruyor. Kızlar sabah erkenden işe giderler. Onlar hazırlanırken kedi ayak altında dolanır. Pek hoplayıp zıplamaz.
Duvardaki aynanın, aynanın dibindeki büfenin yeri boştur şimdi. Belki taşınırken aynayı bırakmışlardır ; niye bıraksınlar aynayı ?.. Eski olduğu için, taşımaya değmeyeceği için bırakmışlardır. Büfe, fincanlar, vesikalık fotoğraflar toplanmıştır. Evin sokağına varmak için dar bir aralıktan geçilirdi. Aralıktaki Karşılıklı evlerin camları neredeyse dip dibeydi.
Dar aralıktan geçerken “Ben biliyorum buraları…” dedim kendi kendime. Merdivenlerin sağlamlığına güvenseydim üst kata çıkardım. Soba yanan odayı, pencereden görünen meydanlığı yeniden görmek isterdim. Üst kata çıkma niyetimi küçükbaşı sürükleyen delikanlıya söyleseydim delikanlı da “Hah !..Bir bu eksikti…” derdi.
Delikanlıyla koyunun peşi sıra yürüdüm. Yürüdük. İleride, tek katlı, beyaz kireçle boyanmış yapının mavi demir kapısına vardık. Dışarıda durayım, dedim. Onu da kabul etmediler; içeri girmeliymişim. Bu adak , nereden geldi aklıma ?.. Geldi işte ; adak yerine getirilmeli.
Kaldırıma sıralanmış kadınlar, erkekler bana bakıyorlar. Dar aralıktan hızlı adımlarla hemen geçmek, ana caddeye, kalabalığa karışmak istiyorum. Evin kızlarının yıllar önce , her sabah işe giderken yaptıkları gibi…
ESİN BAYRAKTAR
2026/ANKARA
-
ESKİ KOMŞUMUN ÖLÜMÜ
Böyle şeyleri pek yapmam. Yani “Bizi de götür, bizi de götür…” diyenlere tiyatro bileti almam ; ısrarlar karşısında yenik düştüm ve aldım. Oyun bir polisiyeydi . Üç dört yıldır oynuyordu : Karın yolları kapattığı kış gününde eski köşkte mahsur kalanlar birer birer cinayete kurban giderken, aralarında tesadüfen bulunan dedektif, olayı çözüveriyordu. Hayatta tesadüfler vardır. Örneğin, eski komşumuzun ölümünü bir tesadüf sonucu öğrendim.
Yaz sonunda Ankara’ya döndüğümüzde, karı koca eski komşularımız, apartmandan çoktan taşınmışlardı. Fino köpeklerini de alıp gitmişler. Ayak sesi duyduğunda ortalığı yıkan kıvırcık, siyah tüylü finonun adı neydi ? Unuttum. Ondan korkardım . Bir akşam apartman merdivenlerini çıkarken kadının , sokak kapısının aralığından baktığını gördüm. Meğer beni bekliyormuş. Finodan korktuğumu bildiğinden sokak kapısını tam açmamıştı galiba. Plastik market torbalarına doldurduğu kitapları, fotokopileri, dosyaları işaret etti. Hepsini bana vermek istediğini söyledi. Çünkü kitaplardan, fotokopilerden, dosyalardan faydalanacak birilerini kesinlikle tanıdığımı düşünüyordu. Siyah, kıvırcık fino görünürde yoktu. Sesi soluğu da çıkmıyordu. Köpeği, odaya mı hapsetmişti ? Doğruydu . Kitaplardan, fotokopilerden faydalanacak birilerini tanıyordum.
Bu olay, eski komşularımız apartmandan taşınmadan çok önce gerçekleşti. Belki de taşınma planlarıyla evi toplamaya, evdeki gereksiz eşyalardan, ıvır zıvırdan ağır ağır kurtulmaya başlamışlardı.
Arkadaşım, oyun seyredeceği için pek hevesliydi. Ulus’a gideceğimizi zannediyormuş ; “Hayır…” dedim ; Ulus’a gitmiyoruz. Tiyatro salonu Ulus’ta değil. “Madem tiyatro salonu Ulus’ta değil ; pardösümün yaka tamiri için İzmir Caddesi’ndeki terziye uğrarız o zaman…” diye konuştu .
Uğradık; arkadaşın terzisi, dükkânı temelli kapatmış. Efendime söyleyeyim, hatta terziliği bırakmış. Hemen bitişiğindeki dükkânda renk renk mukavva kutular satan delikanlıdan öğrendik olanları: Mal sahibiyle anlaşamayan bizim terzi sinirlenmiş. Aslında kendine ait bir dükkân varmış ama oraya gitmekten de vazgeçmiş. Zenginlik hayallerinin peşine düşüp makinelerle ilgili bir iş kurmuş.
Cicili bicili mukavva kutuları yüzünden arkadaşım kendini kaybetmiş gibiydi. Delikanlının anlattıklarını duymuyordu ,pardösü yakasının tamirini de unutmuşa benziyordu. Mukavvacı delikanlıya göre, arkadaşımın terzisi makinelerle ilgili işe kalkışmakla büyük hata etmişti.
İzmir Caddesi’nde yürüyoruz. Arkadaşım, az evvel satın aldığı, yeşil mukavvadan kutuyu elinde taşıyor. Mukavvacı delikanlının tavsiye ettiği terziye gitsek mi gitmesek mi karar veremedik .Daha doğrusu, pardösünün sahibi arkadaşım karar veremedi . Yaka, öyle hemen yapılmaz ; pardösüyü bırakacaksın , iyi olur mu olmaz mı, kaça yapacak filan diye diye caddenin ortasını bulduk. Eski komşumuzun eşiyle, caddenin ortasında karşılaştım. Karşılaşmanın şaşkınlığıyla, sevinciyle hâl hatır soruldu. Eski komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro oyununun başlamasına kırk dakika kalmıştı. Pardösü yakasının ne olacağıysa belli değildi.
Adam kaç yıl önce, apartmanın önündeki ağacın budanan gövdesini çamurla sıvayıp, sıvadığı yeri de beyaz bir bezle sıkıca sarmıştı. Aradan geçen onca zamana rağmen aklımda kala kala bu kalmış… Eski komşumuz gülümsedi. “Çamur işe yaradı mı bari ?” diye sordu ; bu soru karşısında, ne evet ne hayır anlamında sadece başımı salladım. Çamurla sıvanan yer, yeşil sürgünler vermiş miydi ? Düşündüm : Bilmiyordum. Gerçekten bilmiyordum. Eşini kaybetmiş birine kalkıp da “Çamurla sıvadığınız yer yeşil sürgünler verdi mi vermedi mi bilmem… ” demek de içimden gelmedi.
Bir ölüm haberiyle başlayan konuşma daha da tuhaflaşmadan yeniden başsağlığı diledim. Rahmetli kadın, ne kadar iyi bir insandı. Kendi hâlindeydi, dedikodusu yoktu ; neredeyse elime tutuşturduğu kâğıtlardan, fotokopilerden, kitaplardan faydalanacak birilerini tanıdığımı da kesinlikle biliyordu.
Delikanlının tavsiyesine uyduk. Adresteki çarşının merdivenlerinden dönerek zemin kata indik. Pardösünün yakasını tamir edecek terzi, tütün ve tütün ürünleri satan dükkânın yanında. Tütüncü vitrininde nargileler, tabakalar dizili.
Komşumuz apartmanın önündeki ağaca nasıl çıkmıştı peki ?.. Merdiven mi kurmuştu ? Tırmanmış mıydı ?.. Onu ağaca tırmanırken düşünemedim. Oyun biletleri bendeydi. Pardösüyü terziye bıraktık. Sonra akşam kalabalığında hızlı hızlı yürüdük. Yoksa geç kalacaktık.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
ANKARA VE KAYSERİ ARASINDA BİR YERLERDE
1
Ankara ve Kayseri arasında bir yerlerde, Tavuk Dönerci Bekir, yerel radyoda çalışan Sercen’i uyardı : “Birader, ne biçim okuyorsun… Kibar, çıtkırıldım; dönerciyiz biz, sesin çıksın yahu… Duyan duymayan kalmasın adımızı…” dedi. Sercen, meslek lisesi mobilya ve iç tasarım bölümü mezunuydu. Bekir’in uyarısını ciddiye aldı. Oturdu ; reklam metninde geçen “Çok yakınız, halk eğitim merkezinin çaprazında, köşedeyiz…” cümlesini defalarca, yüksek sesle prova etti. Tavuk döner reklamında gerçekçilik önemliydi. İşini seven radyocu genç, işsiz kalmak da istemiyordu.
Vildan saate baktı : Dokuzdu . Hasır ekmek sepetinde iki elma, iki ayva, bir nar, bir muz vardı. Vildan’ın içine sinmedi. Kalktı, buzdolabını açtı ; sebzeliği çekti. Suluboya natürmort resim için hangisi yakışırdı acaba ?.. Arabanın motor sesini tanıdı; sebzelikten aldığı maydanoz demetini ayvaların üzerine bıraktı.
Bekir arabayı park edip kontağı, farları kapatacağı sırada yerel radyoda Sercen’i duydu : “… menümüzü mutlaka deneyin. Tavuk dürüm, tavuk servis, tavuk İskender, tavuk beyti, turşu çeşitleri, sütlü tatlılar… Tadına doyamayacak, yine yine yine gelmek isteyeceksiniz….”
Söylendi Bekir . Sabah konuşmamış mıydı şu radyocuyla ; reklamı nasıl okuması gerektiğini anlatmamış mıydı… Sercen, son günlerin en çok dinlenen şarkısı “Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın” ı tüm sevenlere çalacağını anons etti. Adama bak ya… Şarkının adını da aynı biçimde okuyordu, tavuk İskenderi de aynı biçimde okuyordu. Bugün çarşıda, döner reklamına takılanlar oldu. Kıs kıs gülüp “…tavuk beyti, tavuk dürüm, turşu çeşitleri…” diye Sercen’i taklit ettiler. Bekir kontağı, farları kapattı. Telefonu çaldı ;bacanağı arıyordu.
Bacanağıyla konuştu. Telefon konuşması bitti. Arabadan çıktı, eve doğru yürüdü Bekir.
Büyük orta sehpaya eski gazete sayfaları seriliydi. Sulu boya takımı, resim fırçaları, resim kâğıdı, su dolu plastik kap ; hepsi hazırdı. Bekir, karısına baktı:
-Nedim Abi aradı az evvel, dedi.
-…
-Haberin vardır…
-Neyden haberim vardır ?
-Nedim Abi’nin aradığından…
-Arabada Nedim Abi’yle mi konuşuyordun ?
Vildan gitti kanepeye oturdu. Hasır ekmek sepetini dolduran meyveleri, maydanoz demetini düzenlerken,
-Okulun arkasındaki yer hâlâ boş, biliyor musun ?, diye konuştu.
-Ne yapalım yani, güzelim tavuk dönercimizi o harabeye mi taşıyalım…
Vildan, maydanoz demetine yer bulamadı. Kadın bu sefer ayvaları eline aldı. “Hiç de harabe değil…” dedi. Çarşının göbeğindeki dükkânda ablası Ferhan’la, Ferhan’ın kocası Nedim’in de hakları vardı. Niyetleri baştan belliydi. Kendilerine düşen kira payını istiyorlardı. Bekir’in canı sıkkındı :
-Kredi çektik, bir sürü para harcadık, reklam bile yaptırdık…
-Okulun arkasındaki yeri tutacaktık, dedi Vildan.
-Baban karşı çıkmadı mı…Ne yapacaksınız okulun arkalarında, çarşıda açın yerinizi, demedi mi !..
-Adam kirayla uğraşmayalım diye dükkânını verdi , suçlu mu oldu şimdi…
-Babanı suçlamıyorum !.. Bırak ayvayla, maydanozla uğraşmayı !.. Bari kredinin geri ödemeleri bitene kadar beklesinler…
-Oğlanın resim ödevi, yarına yetişecek…
-Otursun kendi çizsin !..
-Hiç de harabe değil, diye tekrarladı Vildan ; “ Bir badana, bir boya…Oldu bitti…” Biz öğrenciyken tostçuydu orası ; ne güzeldi, okul çıkışlarında takılırdık.
Bekir, çarşının göbeğinde olmaktan memnundu. Her yere yakındılar. Pırıl pırıl , modern bir tavuk dönerciydi. Öğle tatillerinde hemen uğranıp karın doyurulacak tek adres. Karısına cevap vermedi. Eskinin tostçusunda dönerci açmaya niyeti yoktu:
-Biz dükkânın içini düzeltirken, sağını solunu tamir ettirirken aklı neredeymiş ?.. Tabi, baktı dükkân işliyor ; müşterinin biri kalkmadan biri oturuyor, hemen ortaklık peşine düştü. Vildan şaşırdı:
-Nedim Abi ortak olmak mı istiyor ?
-Bence öyle ; kira bahanesiyle ortaklık teklif edecek.
Vildan, biri kalkmadan biri oturan müşterileri düşündü ; tavuk dönerci acaba ne zamandan beri müşteri kaynıyordu da onun haberi yoktu. Zaten babasının teklifine baştan karşıydı. Babası , kocası onu dinlemedi ama Nedim Abi’nin ortaklığı, kredi ödemelerini kolaylaştırabilirdi.
-Lisede, natürmort resmin sergiye konmuştu. Hem de sulu boya…
-Resim mi ?
-Açılır kapanır sandalyede kasımpatıları duruyordu resimde. Turuncu, ebruli kasımpatılar… Hatırladın mı ?..
-…
-Sulu boya çalışmak en zorudur ; hayatım, sen resim çizmeyi severdin !..
-Allah aşkına Vildan, onca derdin arasında konumuz suluboya resim mi ?
Koridordan gelen sese döndüler:
–… Tavuk dürüm, tavuk servis, tavuk İskender, tavuk beyti, turşu çeşitleri, sütlü tatlılar… Tadına doyamayacak, yine yine yine gelmek isteyeceksiniz… Hatta siz gelmeyin, biz getirelim…
Bekir, on dört yaşındaki oğlunun yaptığı mükemmel taklitten hiç hoşlanmadı. Radyocu Sercen, evin oturma odasına gelmişti sanki. Geriye bir adım attı ; sehpaya çarptı. Su dolu plastik bardak, çarpmanın etkisiyle devrildi. Dökülen su, kapağı açık boyaları beraberinde sürükledi. Resim kâğıdı berbat oldu.
Tavuk Dönerci Bekir, oğlunun Sercen’e benzemesini istemedi. Rol icabı olsa da istemedi. Resim kâğıdı bulup eve dönecek, oğlana “…otur ödevini bitir, anana güvenme, yatana kadar tamamla resmi yoksa şöyle yaparım, böyle yaparım…” filan diyecekti. Aslında ne yapacağını bilmiyordu. Bu saatte nereden bulacaksın resim kâğıdını, diye arkasından seslendi Vildan. Bekir elbette bu saatte kasabada resim kâğıdı bulamayacaktı. Arabasını karanlık sokaklara doğru sürdü . Şu radyocu bozuntusuyla tekrar konuşacaktı.
2
Radyocu Sercen, son günlerin en çok dinlenen şarkısı “Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın” ı isteyenlerin isim listesini okuyup bitirdi. Şarkı çalmaya başladı; Sercen acil olarak tuvalete koştu. Belediye iş hanının girişindeki tuvalete kaba, beton dört basamakla çıkılıyordu. Hanın birinci katındaydı radyo . Şarkının son nakaratına yetişeceğini hesapladı Sercen. Pis lavaboda ellerini yıkadı, paslı aynada saçlarını düzeltti. Tuvaletin dışa açılan demir kapısını itti ; kapı açılmadı. Sercen kapıyı tekrar itti. Hayır, açılmıyordu. Zorladı, zorladı…Daha sert bir şekilde, omzuyla itti. Telaşlandı. Bu saatte, ondan başka kimse olmazdı radyoda. Üstelik telefonu yayın odasındaydı ; geri çekildi ve hızla ilerleyip bütün gücüyle kendini kapıya vurdu .
Kapı , gerisindeki her neyse ona çarptı, açıldı ; kaba, beton basamaklardan aşağı bir şey yuvarlandı . Şarkının son nakaratı çalıyordu. Sercen , beton basamağın dibinde yatan Bekir’e dehşetli bir şaşkınlıkla bakakaldı.
3
Sercen’in günlüğünden…
9 Ekim 2025
Sevgili Günlük ; bu tuhaflığı anlatmaya nasıl başlayacağım ?
Son günlerin en çok dinlenen şarkısı “Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın” ı isteyenlerin isim listesini okuyup bitirdim. Şarkı başladı. Acil olarak tuvalete koştum. Şarkının son nakaratına yetişeceğimi hesapladım. Tuvaletin dışa açılan demir kapısını ittim ; kapı açılmadı. Tekrar ittim. Hayır, açılmıyordu. Zorladım… Daha sert bir şekilde, omzumla ittim. Radyoda, bu saatte, benden başka kimse olmazdı. Cep telefonum yayın odasındaydı. Geri çekildim ,hızla ilerledim. bütün gücümle kendimi kapıya çarptım.
Bekir Abi yerde sırt üstü yatıyordu. Gözleri açıktı ; korktum. Bekir Abi’yle ilgilenmeliydim bu yüzden şarkının sonuna yetişemedim. Gittim; yayını otomatiğe ayarladım. Şarkılar peş peşe çalacaktı.
Bir bez buldum, bezi muslukta ıslattım ; Bekir Abi ıslak bezi eline aldı ama başına koymadı. Ne ambulansı ne de kimseyi aramamı istedi : Oğlunun resim ödevi için resim kâğıdı aramaya çıkmış. Belediye iş hanının önünden geçerken ışıkların yandığını görünce sabahki konuyu yeniden konuşayım, demiş. Düşerken başını basamaklara veya yere vurmuş olabilirdi :
-Hangi konuyu Bekir Abi ?
-Sabahki konuyu Sercen…
-Sabahki konu derken…Anlamadım…
-Bizim reklam konusu…
– Reklam mı ?..
-Tavuk döner reklamı oğlum !.. Radyonuza para vermedik mi reklamımızı yapın diye…
Radyoda dönerci reklamı yapılıp yapılmadığını hatırlayamadım. Tavuk döner reklamını okuyuşumu beğenmeyen Bekir Abi sabah uğramış, reklamı doğru dürüst okumam konusunda beni uyarmış.
Adama, tavuk dönerci değil tostçu olduğunu söylesem mi söylemesem mi bilemedim. Bekir Abi ile eşi Vildan Abla’nın şu meşhur tostçu dükkânı, okulun arka sokağındadır. Arkadaşlarla arada uğrarız . Sanayi tostu çok lezzetlidir. Acaba işleri büyütüp tavuk dönerciliğe mi geçmişlerdi ? Bekir Abi, geç vakit resim kâğıdı aramak için kasabada dolandığına göre belki de içmişti.
Vildan’ın günlüğünden…
9 Ekim 2025
Kocam belediye iş hanının tuvalet merdivenlerinden düşmüş. Radyocu Sercen, onunla ilgilenmiş . Bez ıslatıp başına koymuş. Dükkân, önceki günlere göre daha kalabalıktı. Telefonla arayıp “Nerede kaldın ?..” diye sormasam olan bitenden habersizdim. Düşmenin ardından Bekir, kendini tavuk dönerci zannetmeye başladı.
Evet, resim yapmayı severim. Bazen oğlanın resim ödevlerini yaparım. Bekir de severdi resim yapmayı fakat o saatte, oğlanın ödevi için resim kâğıdı aramaya gitmedi. Resim kâğıdı arama hikâyesi nereden çıktı anlamadım. Hırdavatçı arkadaşından elektrikli matkap ödünç alacaktı ; Bekir , bunu nasıl hatırlamaz… Depodaki dolabı duvara sabitleyecekti. Tostçuyu açarken sadece el ilanları dağıttık. Büyük afişler bastırmadık, radyoda reklamlar yaptırmadık ; hepsine gücümüz yetmezdi. Hâlâ ufak tefek tamirlerle biz uğraşıyoruz.
Bekir, tostçu dükkânımızı ilk kez görüyor gibiydi. Pembe plastik sandalyelere, mavi kırmızı ekose desenli dertsiz masa örtülerine, duvarları kaplayan plastik sarmaşık yapraklarına küçümseyerek baktı . Duvarların plastik yapraklarla kaplı oluşuna inanamıyorum, dedi :
-Senin tercihindi, dedim.
-Benim tercihim mi ?..
-Dükkânda eskiden beri duruyordu bu sarmaşık ; çıkarmayalım, dedin. Hem fazla para harcayamazdık.
– Eskiden beri mi ?
-Burası eskiden de tostçuydu hayatım; biz öğrenciydik ; sonra kapandı. Başka başka şeyler oldu ; bijuteri, kuaför, kafe … Kim geldiyse sarmaşıklara dokunmadı.
Doktora görünmesinden başka çare olmadığına karar verdim. Gittik : Kocam, geçici bir hafıza kaybı yaşıyormuş.
4
Sercen’in günlüğünden…
10 Ekim 2025
Sevgili Günlük;
Vildan Abla’yı aradım. Bekir Abi’nin geçici bir hafıza kaybı yaşadığını öğrenince çok üzüldüm, korktum , suçluluk hissettim. Kapının ardında biri olduğunu bilsem öyle yüklenmezdim, asla yüklenmezdim. Radyoda , akşam dokuzdan sonra benden başka kimse kalmazdı ki…
Öğlen radyoya gitmeden, geçmiş olsuna tostçuya uğradım. Oturacak yer yoktu. Son günlerin en çok dinlenen şarkısı “Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın.” duyuluyordu. Kendini tavuk dönerci zanneden Bekir Abi’yi tezgâhın gerisinde tost yaparken buldum. Anlaşılan, geçici hafıza kaybı onun tost yapmasına engel olmamıştı . Bekir Abi, okulun arkasındaki bu dökük ve şirin yerde tost bastığını unutmamıştı.
Peki, ben neyle karşılaşacağımı bekliyordum ? Tek kişilik hastane odasında pijamalarıyla yatağa oturmuş, boş gözlerini cama dikmiş bir Bekir Abi bekliyordum. “Sen tavuk dönerci değilsin, tostçusun…” gerçeğini dile getirenleri şiddetle reddeden ve sakinleştirici iğnelerle zapt edilebilen bir Bekir Abi göreceğimi düşünmüştüm.
– Hâlâ kendini tavuk dönerci zannediyor, dedi Vildan Abla. Sözde babamın bize verdiği çarşıdaki dükkânda tavuk dönercilik yapıyormuşuz. Doktor ilaç da yazmadı. Zaman içinde normale dönecekmiş.
Adam düşerken başını çarptı ; hafızasını kaybetti. Şu suçluluk hissinden kurtulmalıydım . Sabahtan öğleye kadar tostçuda çalışsam ; en azından servise yardım ederim. Maşallah, tostçunun müşterisi bol. Vildan Abla her şeye yetişemiyor. Kadıncağız beni yatıştırmaya çalıştı :
-Üzülme, iş hanının girişindeki hırdavatçıyı bilirsin ; Bekir’in arkadaşıdır. Arkadaşından elektrikli matkap ödünç alacaktı Bekir ; arkadaki dolabı duvara sabitleyeceğiz. Bizimki varıncaya kadar adam dükkânı kapatmış , gitmiş. Kapatmış ama Bekir, hani arkadaşım içeridedir, hemen gitmemiştir , diye sağa sola bakınırken tuvalet kapısından gelen sesi duymuş. Gördün mü… Kendini suçlayıp durma…
Vildan’ın günlüğünden…
10 Ekim 2025
Babam, bize çarşının göbeğindeki dükkânını vermek istemişti. Okulun arkalarında, harap yerde ne işiniz olur , dedi. Bu fikre baştan karşıydım. Orada, ablam Ferhan’la kocası Nedim Abi’nin de hakları vardı. Fakat kayınpederinin teklifi Bekir’in hoşuna gitti. Dönerci, pideci, kebapçı açma planları yapıyordu. Acaba bu yüzden mi aklı karıştı, kendini tavuk dönerci zannetmeye başladı ? Hastanedeki doktora bahsettim. Doktor son derece ciddi, epeyce düşündü düşündü düşündü…
Ben bu harap yeri seviyorum. Bekir de seviyor. Plastik sarmaşıkları bilerek kaldırmadık. Altını boyamak gerekecekti. Boyaya para vermeyelim, dedik.
Yaşadıklarımızı etrafa duyurmadım. Ben, oğlan , Sercen, bir de hastanedeki doktor biliyor. Dedikodu kasabada anında yayılır : Sanayi tostçusu Bekir’in kendini tavuk dönerci zannettiği bir duyulursa artık durmadan konuşurlar. Radyocu gencin yarım gün yanımızda çalışma önerisini bu yüzden kabul ettim. Kocamın , iyileşene kadar göz önünde olmasını istemiyorum. Eleman arama düşüncesi epeydir kafamdaydı zaten : Sercen, ağzı sıkı görünüyor.
Çocuktan hoşlanmıyorsun, dedim Bekir’e ; hangi çocuk, diye sormadı.
-Fazla kibar…
-Ne var bunda ?..
-Tavuk döner reklamını , şiir okur gibi okuyor.
– Vicdanı rahatsız. Merdivenlerden düşmene kendisinin sebep olduğunu düşünüyor. Yarım gün yanımızda çalışmayı bence bu nedenle istedi.
-Radyoda işi yok muydu ?
-Öğleye kadar burada olacak ; aynı zamanda ketum… Kasabalı, bire bin katmayı sever, bilirsin…
Kendini tavuk dönerci zanneden kocam, sucuk dilimlemeye başladı. Hafızası geri gelmezse ne olacaktı ? Başka doktor, başka hastane araştırmalıydı. Onu yalnız bırakmaya korkuyorum. Depoya gitti. Beş dakika geçti geçmedi; kopan gümbürtüye koştum: Vakit bulup da duvara sabitleyemediğimiz dolap Bekir’in üzerine devrilmiş.
5
Karım beni deli zannediyor. Bakışlarından anlıyorum. Vildan, başıma gelenleri kimseler duymadan bir an evvel iyileşeyim derdinde… Tezgâhta tuz kalmamış ;depoya gittim.
Tuza uzanırken dikkatimi çekti ; dolabın üzerindeydi. Neymiş acaba , diye aldım. Çerçeve eskiydi, tozluydu. Açılır kapanır sandalyede kasımpatılar ; hiç beklemiyordum. Kaçıncı sınıftım, lise yıllarımdan, sene sonu sergisinden bir parça… Hem de çerçevelenmiş. Saklamışım, atmamışım ; resim severdim, resim çizmeyi ; resim boyamayı severdim. Sulu boya, natürmort kasımpatıların alt köşesinde adım yazıyor. Zordur sulu boya.
Şimdiyse ben, kimsenin inanmadığı Tavuk Dönerci Bekir ; duvarları, yıllanmış plastik sarmaşıklarla kaplı bu yerde sanayi tostunu gözüm kapalı yapabilirim. Tavuklu, beyaz peynirli, kaşarlı, sucuklu çeşit çeşit tostları dakikasında basar , sıcak sıcak servis edebilirim . Mutlu muyum ?.. Evet… Sanırım… Hayır, duvarları yıllanmış plastik sarmaşıklarla kaplı bu yerde mi mutluyum ?.. Saçmalığın daniskası ; delirdim mi gerçekten ?..
Açılır kapanır sandalyeye, turuncu ebruli kasımpatılara daldım. Dolabın dengesi bozulmuş. Dolap sallanmaya başlamış. Dolap ağır ağır devriliyor ;inanın fark etmedim. Birden dünyam karardı.
6
Gözlerimi açtım. “Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın” şarkısı çalıyordu. Tostçu dükkânında, arkada, depoda değildim .Ortada ne sulu boya tablo, ne de duvara öylesine dayanmış dolap vardı. İyi misin Abi…, diye üst üste sordu Sercen. Belediye iş hanı tuvaletinin kaba, beton basamaklarının dibindeydim. Sercen, dehşetli bir şaşkınlıkla bakıyordu bana ; korkmuştu. Radyo programına ara verdi. Gitti ; yayını otomatiğe ayarladı. Şarkılar peş peşe çalacaktı. Başıma koymam için ıslak bir bez buldu geldi. Düşerken başımı mı çarpmıştım ?.. Ne ambulansı arattırdım ne de kimseyi…
Oğlana resim kâğıdı bulmalıydım , radyonun ışıklarını görünce de uğrayıp reklam konusunu konuşayım, dedim. Tuvalet kapısından gelen sese yöneldim. Kapının birden açılıp bana çarpacağı, merdivenden yuvarlanacağım aklıma gelmezdi. Belediyenin iş hanında, o saatte ne işim olabilirdi ?.. Sercen bu sefer “Hangi reklam Bekir Abi ?” diye sormadı ; ben “Tavuk döner reklamı oğlum !.. Tanıtım yapın diye para vermedik mi radyonuza…” cevabını vermedim. Etrafıma baktım. Hayatım normale dönmüş müydü ?.. Yoksa tuhaflık sürüyor muydu ?..
“Sen şu reklamı bir okusana.” dedim.
Yayın odasında, eski büro koltuklarına karşılıklı oturmuştuk. Radyocu genç, reklamı okusa mı okumasa mı ; kararsızdı. Az evvel merdivenden yuvarlanmıştım. Hastaneye gitmek en doğrusu olmaz mıydı ?
Sercen’e “Arkadaş , sen benim neler yaşadığımı bilmiyorsun ; okulun arkasındaki dökük yerde sanayi tostu yaptım ve gerçekte tavuk dönerci olduğuma kimseyi inandıramadım . Yaaa… Böyle bir deliliğin içinden geliyorum. Merdivenden yuvarlanmak bu deliliğin yanında nedir ki, bırak doktoru hastaneyi…” demeyi isterdim. Demedim ; çünkü radyocu genç, duydukları karşısında kesinlikle aklımı oynattığım sonucuna varır ve beni apar topar hastaneye götürürdü :
-Oku oku, dinliyorum…
-Epeyce çalıştım Abi ; yüksek sesle prova ettim. Özellikle de “Çok yakınız, halk eğitim merkezinin çaprazında, köşedeyiz…” cümlesini defalarca tekrarladım…
-…Halk eğitim merkezinin çaprazında mıyız ?..
Sercen o kadar heyecanlıydı ki dediğimi duymadı bile. Halk eğitim merkezinin çaprazındaysak demek normale dönmüştüm. Ben, Tavuk Dönerci Bekir ; halk eğitim merkezinin çaprazında, kayınpederimin dükkânında, tavuk dönerciyim. Banka kredisinin ödemeleri zorluyor, bacanak kira istiyor, işler de istediğimiz gibi değil ; çok şükür…
– Prova yapa yapa ezberledim zaten… Halk eğitim merkezinin çaprazında, köşedeyiz… Menümüzü mutlaka deneyin. Tavuk dürüm, tavuk servis, tavuk İskender, tavuk beyti, turşu çeşitleri, sütlü tatlılar… Tadına doyamayacak, yine yine yine gelmek isteyeceksiniz !
Saat neredeyse gece vakti ; belediye iş hanında, yerel radyoda, canla başla tavuk döner reklamı okuyan radyocu genci dinledim. Aslında okuyuşunda değişen pek bir şey yoktu. Ne yaparsa yapsın yapış yapış kibarlıktan kurtulamıyordu. Sercen’e acıdım birden. Başıma koymam için getirdiği ıslak bez bile acınasıydı, zavallıydı…
– Güzel…Beğendim…, dedim.
-Beğendin mi gerçekten Bekir Abi ?
-Evet, beğendim…
-Beğendin fakat reklamları başkası okuyacak galiba…
-Başkası okuyacak, ne demek ?
-Haklısınız ; okuyuşum, tavuk döner reklamı için fazla kibar kaçıyor. Yerime birini arıyorlar .
-Çıkardılar mı seni yoksa ?.. O zaman ne diye çalıştın tavuk döner reklamına ?
-Hâlâ reklamlar bende Bekir Abi ; yerime geçecek biri bulunana kadar…
-Seni radyodan çıkaracaklar mı Sercen ?..
7
Ankara ve Kayseri arasında bir yerlerde Tavuk Dönerci Bekir, hayatının normale dönmesine sevinip sevinmediğini tam olarak bilemedi. Bilmediği daha pek çok şey vardı. Karısı Vildan’ın , yerel radyocu Sercen’in günlük tutup tutmadığını bilmiyordu. Okulun arka sokağındaki salaş dükkânın duvarlarını plastik sarmaşıkların kaplayıp kaplamadığını bilmiyordu. Sulu boya natürmort resmin nerede olduğunu ve Sercen’e niye gıcık olduğunu bilmiyordu. Belediye iş hanından çıktı.
Arabasını okulun arkasına, karanlık sokağa sürdü. Salaş dükkân ürkütücüydü ;arabayı durdurdu; dükkânın camlarından içeriyi görebilmeyi aklından geçirdiyse de tanıdık birine rastlamaktan çekindi.
Yan taraftaki koltukta duran resim kâğıdına baktı Bekir. Radyocu gencin işsiz kalmasından rahatsızlık duydu. Koltuktaki resim kâğıdı, Bekir’in içini sızlattı. Kendini bu çocuğa borçlu hissediyordu. Hafızasını kaybettiğinde, tostçuya gelip yarım gün onlara yardım etmeyecek miydi ?..
Tavuk Dönerci Bekir’i bir gülme aldı ; güldü, güldü, kahkahalarla güldü… Kendini tavuk dönerci zanneden sanayi tostçusu Bekir’e güldü…Sercen suçluluk duyuyordu. Tuvaletin kapısının hızla açılmasına, kapının Bekir’e çarpmasına ve Bekir’in kendini tavuk dönerci zannetmesine neden olmuştu. Sercen yarım günlüğüne tostçuda onlara yardım edecekti. Bekir güldü, güldü… Telefonu çaldı:
-Hâlâ resim kâğıdı mı arıyorsun ?
-Yoldayım, geliyorum hayatım…
-Sen gülüyor musun ?
– Gülüyorum…
-Neye gülüyorsun Bekir ?
-Ya boşver, geliyorum ; resim kâğıdını da buldum…
-Aaa…Bu saatte…
-Sercen sağ olsun…
-Sercen mi sağ olsun ? İçtin mi sen ?
-Hayır, içmedim…
-Ay alemsin Bekir ; radyocuya sinirlenip evden çıkıyorsun, şimdi de kalkmış “Sercen sağ olsun !” diyorsun, öte yandan gülüyorsun…
-Kız arkadaşı resim bölümündeymiş, resim dosyasını radyoda unutmuş ; şanslıyız anlayacağın…
-Sercen’in kız arkadaşı mı varmış ?
-Ayrılmışlar ; bu arada , çocuğu radyodan çıkaracaklar gibi…
-Kız , kasabadan mı ?
-Yarın, radyodakilerle bir görüşeyim diyorum ; o kadar da kötü sayılmaz, kibar mibar, olsun ; işini seviyor…
-Kız, kasabadan mı , diyorum…
-Borçlu kalmak istemem Sercen’e…
-Sercen’e neden borçlu kalacakmışsın ki ?..
-Sabah, bizim reklam yüzünden biraz sert konuştum… Çalışmış ama kerata; benden sıkıyı yiyince kendi kendine prova yapmış…
-Hiçbir şey anlamadım… Demek kız arkadaşı varmış… Ben de kira meselesini konuşmak için Nedim Abi’ye gittin sandım …
Bekir, salaş ve harap dükkâna baktı . “ Yok, gitmedim Nedim Abi’ye…Haklılar ne de olsa…” dedi. Vildan, Bekir’in söylediklerini tam olarak duyamadı . Çünkü radyoda son günlerin en sevilen şarkısı Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın” çalıyordu.
Karısı “Bu saatte nereden bulacaksın resim kâğıdını…” diye arkasından seslenmişti ama Tavuk Dönerci Bekir, resim kâğıdını buldu. Kontağı çevirdi, arabayı çalıştırdı; kasabanın karanlık sokaklarından geçerek evine gitti.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE
EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE
Şimdi anlatacaklarım evin atı satılmadan önceydi. Yaz sıcaklarında bostanlar gece sulanırdı. Uykunun tam ortasında su nöbetine kalkılırdı. Suyu kaçırmamak gerek. O da su nöbetine tek başına kalkar . Niye tek başına ? Savaş yılları… Dul kaldığında yirmi dört yaşındaymış. : İki çocuğa, kayınvalideye, kayınvalidenin kayınvalidesine bakacak. Kayınvalide, kayınvalidenin kayınvalidesi onun evlenip gideceğinden korkarlarmış. İsteyeni de var üstelik.
Suyu kaçırmamak gerek… Sebzeler, meyveler, asmalar su ister. Gece zifirî karanlık. Gemici feneri gaz lambası ışığında bel küreğinin sapını tutar ; Allah korusun gelse biri, yaklaşsa karanlıkta… Gencecik kadın ; tatlı uykusunu böler, suyu bekler.
Evin atı satılmamıştır. Kızı evlenir. Damadın kiraz bahçesi kasabanın üç kilometre dışında. Damadın ailesi kalabalık ; yazı kiraz bahçesindeki bağ evinde geçirirler. İşleri güçleri hiç bitmez. Üç kilometrelik bir mesafeden söz ediyoruz. İnternete baktım: Arabaya, otobüse, taksiye göre hesapladı. Kadın o sırada elli yaşında ya var ya yok…Kadın biner ata, çıkar yola ; kızını, damadını, torunlarını görmeye gider. Bazı günler yürür. Giderken yürür, dönerken yürür. Toplamda altı kilometrelik yol… Döndükten sonra da kuyudan çektiği buz gibi suyla yıkar bacaklarını.
At satılınca yerine cip aldılar. Ama çok sonra olur ; torunları vardır artık. Doru at gitti, yerine cip geldi. Cip daha çok iş görecek ; arkaya üstü açık römork taktılar. Daha çok yük taşınacak. Doru atın bir fotoğrafı yok. Cipin, römorkun fotoğrafı var doru atın fotoğrafı yok. Keşke kadın atın sırtındayken çekilmiş bir fotoğrafı olsaydı. Tabii, böyle bir fotoğraf için kasabanın fotoğrafçısını çağırmak icap edecekti. Dul bir kadın için olanaksız işler bunlar… At satılınca kadın, üç kilometreyi hep yürüdü.
Ata binip de kızını, torunlarını yokladığı günlerden birinde ahbabı bir kadını terkisine almış ; kadın da kasabaya dönüyormuş. Ne güzel, yol arkadaşlığı ederler. Çene çala çala giderlerken ahbap hanım, sen düş ! Bizimki, arkasındaki yolcunun düştüğünün farkında değil. Bir ses, bir inleme, bir bağırma filan da duyulmamış. Eh, uçsuz bucaksız ekin tarlaları ; kimse duymamış, kimse görmemiş. Oturduğu yerden yuvarlanıp giden kadın hafifçe toparlakmış. Yuvarlandığı yerden seslenememiş garibim, kalakalmış öylece . Kim bilir ne zaman anlaşıldı düştüğü… Öbürü de dünyadan habersiz , konuşa konuşa yola devam edermiş…
Su nöbetine kalktığı gecelerden birinde de uzaklardan gelen ışığın, koyu karanlığı aydınlattığını fark etmiş. Göz gözü görmez karanlık gökyüzünde bir ışık belirmiş. Korkmuş, heyecanlanmış ; gök kapısı zannetmiş ışığı. İşte, bütün duaların kabul olduğu andır. Şükrediyormuş. Her kula nasip olmayacak şey çıkmış karşısına. Başlamış dua etmeye ; gök kapısı kapanmadan sıralamalı dualarını. Meğer bağ komşularından birinin ev kapısı açık unutulmuş. İçerideki ışık, projektör gibi yayılmış zifirî gökyüzüne.
Kaç yıl önceydi ; Mars’ın Dünya’ya en yakın olduğu günlerde insanların bu tabiat olayını kaçırmamak ve keyifle izlemek için açık alanlarda semaver yakıp çay demlediklerini hatırlıyorum. İki kadının at sırtında konuşa konuşa gittiği zamanlarda Mars Dünya’ya mı yaklaşmış, Dünya’dan mı uzaklaşmış kimin umurundaydı ya da bu olaydan kaç kişinin haberi vardı ?.. İn cin top oynuyordu etrafta. Üzerinden neredeyse doksan yıl geçti.
Atın arkasından düşüp yuvarlanan kadıncağızı merak ettim. Bilen yoktu. Kahkahalarla gülerek “…Herhalde geri dönüp bulmuştur ahbabını, tarlaların ortasında bırakacak hâli yok…” dediler. Ama yine de merak ettim, zavallıcığın koluna, bacağına bir şey oldu mu, diye…
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
KIRK ÜÇ YIL
KIRK ÜÇ YIL
Hamide “Rahmetli şimdi burada olsaydı, tanımadığım bir erkekle , evde böyle karşılıklı oturduğumu görseydi…” dedi ve hafifçe kırıttı.
Dedektif Üstün Umar, tepsiye kat kat yaydığı yufkaları yağlayan kadına şüpheyle baktı. Hamide kısa boyluydu, tombuldu, başı yemeniliydi. Sedat Görgülü’yü evliliklerinin başında, nedense birkaç kez terk etmiş, birkaç kez de pısırık, beceriksiz kocasına geri dönüvermişti.
Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar, mutfak masasının kenarında, taburedeydi. Buraya geliş nedenini kadına hatırlatmak istedi. Hanımefendi, Sedat Görgülü cinayetini araştırıyoruz. Hem dikkatinizi çekerim, karşılıklı oturmuyoruz. Siz ayaktasınız. Su böreği yapıyorsunuz. Yarın kocanızın yedisiymiş … Konu komşuyu çağıracakmışsınız… Dedektif bunları düşündü ama düşündüklerini söylemekten vazgeçti. Hamide üçüncü yufkayı önce sıcak suda haşladı ardından buzlu suyla dolu kaba yavaşça bıraktı . Metal kaşık kullanıyordu. “ Su böreğini de pek severdi rahmetli…” diye kendi kendine konuştu.
- Kocanızın, arkadaki eski kömürlükte ne işi vardı ?
- Emekli oldu ya… Bir şeylerle uğraşıyordu kömürlükte.
- Keçiören’deki daireden ne zaman haberiniz oldu ?
- Kiracı aradı başsağlığına… Kadın, yazdan beri parasız oturuyormuş . Bisikleti var kömürlükte.
- Kimin bisikleti, kadının mı ?
- Sedat’ın… Gençliğinde meraklıymış bisiklete binmeye ; paslı, dökük bir şey. İnerdi, pis yerde sağını solunu kurcalardı… Hırsız dadandıydı kömürlüklere, kırmadık kilit bırakmadı… Kim ne yapsın senin hurda bisikletini…
- Siz neredeydiniz o sırada ?
- Hangi sırada ?
- Cinayetin işlendiği sırada.
Hamide, diğer kaptan peynirli harç aldı. Peynirli harcı, yaydığı yufkanın üzerine parmaklarıyla serpti. Kocası kömürlükte bisikletle uğraşırken kendisinin nerede olduğunu söyleyecekti herhalde:
- Altın günündeydim.
- Altın gününe geç gitmişsiniz ama ; soruşturmada öğrendik.
- Kuyumcuya uğradım, altın aldım… Amaaan… Saklarsa saklasın ; yuva kadar ev, ne işe yarayacaksa…
- Keçiören’deki evden bahsediyorsunuz yanılmıyorsam…
- Kötü niyetli olmayacaksın şu dünyada. Tavanları akmış hem… Onartmaya kalksan ev parası gider. Bak sakladı da ne oldu ; sonunda çıktı ortaya.
Kadın birden durdu. Haşlamak üzere eline aldığı yufkayla Üstün Umar’a baktı. Şu polis, onun Keçiören’deki evi önceden gördüğünü anlamış mıydı acaba ?.. Maalesef iş işten geçmiş, Cinayet Masası Dedektifi Üstün Umar Hamide’nin Keçiören’deki evi bildiğini çoktan anlamıştı.
Kendimi çok beğenirim, dedi Hamide. Rahmetliyle evlendik. Bana göre değildi. Hayallerimde başka başka hayatlar vardı ; başka başka giyim kuşamlar, güzeldim ben… Kaşım, gözüm, saçım güzeldi…Bu hâlim aldatmasın sizi… Çoluk çocuk da olmadı ; kısmet değilmiş. Yürüttük bugüne kadar. Gitsem nereye… Maaşım yok ki… Baktım anama babama, yengemlere hizmetçi olacağım… Ya Sedat’ tan daha iyisini de bulamazsam…
-Kiracıyı tanıyor musunuz ?
-Nereden tanıyayım kadını ?
-Kadın olduğunu biliyorsunuz ama…
-Başsağlığına aradı ya…
-Kızgın değilsiniz o zaman ?
-Kime ? Kadına mı ?
-Hayır, Sedat Görgülü’ye ; kocanıza…
-Niye kızayım ?
-Teyzesinden miras kalan evi sizden sakladığı için…Size güvenmiyordu galiba. Çekip giderdiniz. Boşanma davası açardınız. Malında mülkünde hak iddia ederdiniz.
-Malı mülkü mü ? Ayol, ölenin arkasından konuşulmaz ; mal mülk sahibi olacak adam değildi Sedat. Baksanıza kadından aylardır kira almıyormuş. Bedava… Oh ne âlâ…
-Yalan söylüyorsunuz, dedi Dedektif.
– Vallahi billahi… Kadının parasız oturduğunu dünya alem biliyormuş…
-Ondan bahsetmiyorum ; altın almayı unuttuğunuz için kuyumcuya uğrama yalanından bahsediyorum. Kuyumcuyla da konuştuk…
-…
-Sedat Görgülü, arkadaki eski kömürlükte, bisikletin paslı kısımlarını tel fırça ile zımparalıyordu. Biri geldi.
Hamide birden atladı:
-Hayır… Ben değilim…
-Sizsiniz demedim zaten fakat kim olduğunu biliyorsunuz.
Kadın hâlâ yufka haşlıyordu.
-…
– Altın gününe gidiyordunuz ; eve neden döndünüz ?
-…
Bundan kırk üç yıl önce, ilkokul öğretmeni pısırık, beceriksiz Sedat Görgülü’ye çok uzaktaki teyzesinden, Keçiören’de iki oda, salomanje, sobalı bir daire miras düştü. Kapının zili çaldı. Adam heyecanlandı ; belki de karısı Hamide , yine pişman olup geri dönmüştü. Hayır, postacıydı gelen. İki oda, salomanje, sobalı dairenin miras haberini taşıyan zarfı getirdi. Soğuk bir şubat ikindisiydi. Sedat Görgülü, zarfı antrede açtı. Mirası öğrendi. Öğrendikten sonra gitti, ocağa çay koydu. Sonra da matematik yazılı yoklama kâğıtlarını okumaya kaldığı yerden devam etti. Soru beş : Bakkaldan alınan tahin helvası dörde bölünür. Her parçanın bilmem ne kadarı yenir. Geriye kalanı bulun. Pısırık, beceriksiz ilkokul öğretmeni Sedat Görgülü, çok uzaktaki teyzesinden düşen mirası bir yıllık karısından sakladı.
Hamide, altın gününe götüreceği altını evde unuttuğu için geri döndü. En kötüsü evin anahtarlarını da unutmuştu. Neyse ki kocası kömürlükteydi. Belki bulurum ümidiyle çantasını karıştıra karıştıra arkaya yürüdü. Kocasının sesini duydu. Kimle konuşuyordu ?.. Yumuşak, sıcacık bir ses… Gülmeler filan… “Baaak seeen… Dur ben geleyim de ayrıntıları senden dinleyeyim…” gibi şeyler söylüyor adam. Genç bir kızken giydiği kırmızı ekose etek, ceket takımını hatırladı Hamide. Herkesten farklıydı, farklı olmaktan mutluydu. Çaresizdi ; Sedat Görgülü’yü kırk üç yıl sonra terk edemezdi artık. İki oda, salomanje, sobalı apartman dairesini ondan saklasa bile terk edemezdi. Kiracı kadından kira almasa bile… Kocası, telefonun diğer ucundakiyle konuşmaya devam ediyordu. Hamide son olarak Sedat Görgülü’nün ağzını yayarak gülüşünü , “Gelirken ne getireyim güzelim …” sözünü hatırladı.
Kömürlükten çıktı. Üstünü başını düzeltti. Kömürlüğün tozu, pisliği bulaşmış mı diye kollarına, eteğine baktı. Parmaklarına bulaşan pası yıkaması gerekiyordu. Üçüncü kata çıktı. Altını ve kendi anahtarlarını portmantonun üzerinde bırakmıştı. Nasıl göründüğüne boy aynasında yeniden baktı. Kumaştaki pas lekesi kolay kolay temizlenmezdi. Seyranbağları’ndaki apartmandan epeyce uzaklaştı. Dolmuşa bindi. Dolmuştan indi. Sedat Görgülü’nün ev anahtarlarını, karşısına çıkan belediye çöp torbalarından birine attı. Sonra da altın gününe gitti.
Hamide, su böreğini gözü kapalı yapardı. Altın gününe giderken eve ne diye döndüğünü düşünüyordu. Taburede oturan şu polis, nasılsa öğrenecekti her şeyi…Su böreği yapmaya devam etti, çünkü rahmetli kocası su böreğini çok severdi.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
ŞARKI
Kadın, televizyon programında deli bir kahkaha attı. Bakışları bile deliydi. “Hayır, zannedildiği gibi aşk şarkısı değil …” dedi. Sonra çatlak sesiyle şarkıyı söylemeye başladı: “Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın…” Durdu. “Hastanelik oldum…” diye kameraya bakmadan kendi kendine konuştu : “ Gözlerimi açtığımda kocaman bir salondaydım . Kabloları göğsüme bantlanmışlar; ayakkabılarım ayağımda… Şimdi bu şarkıyı düğünlerde, gece kulüplerinde, partilerde çalıyorlar. Romantik danslar yapılıyor…İnanın hoşuma gidiyor. O kocaman salonda gözlerimi açtığım saniyeyi unutuyorum. Yanımdaki sedyede kabloların, hortumların arasında yatan ihtiyar adamı unutuyorum. Doktor kızdı bana ; damarlarımda kan gerçekten kalmamış. Nasıl haberim olmazmış… Yolda nasıl yürümüşüm, nasıl yaşamışım, nasıl konuşmuşum, nasıl yazmışım, nasıl beste yapmışım…”
Kadın yine güldü : “Doktoruma teşekkür etmeliyim ; ilham kaynağımdır kendisi.” Kameraya döndü: “ Canım doktorum, sana sonsuz teşekkürler… Bana kızdığın için sana kızgın değilim… Eeee… Kan olmayınca kalp neyi pompalayacak…” Ardından öpücük gönderdi kameraya ; şarkının geri kalanını söyledi.
Meslek lisesi mobilya ve iç tasarım bölümü mezunu Sercen, televizyon programını seyredemiyordu çünkü çalıştığı radyoda, çarşıdaki tavuk dönercinin reklamını yapmak zorundaydı: “Çok yakınız, halk eğitim merkezinin çaprazında, köşedeyiz. Efsane menümüzü mutlaka deneyin. Tavuk dürüm, tavuk servis, tavuk İskender, tavuk beyti, patates kızartması, turşu çeşitleri, özel soslar, salatalar… Tadına doyamayacak, yine gelmek isteyeceksiniz.”
Tavuk döner reklamı, hiç tanınmayan yerel radyo kanalının frekansından etrafa yayıldı . Yerel radyo, Ankara- Kayseri arasında bir yerlerdeydi . Reklamı veren iş yeri sahibi uyardı, Sercen’i ; “Birader ne biçim okuyorsun… Kibar, çıtkırıldım ; şey gibi… Dönerciyiz biz, tövbe tövbe…Sesin çıksın yahu, duyan duymayan kalmasın !..” Uyarıları ciddiye aldı Sercen. Sonuçta emir kuluydu. “Şey gibi” nin ne olduğu üzerinde durmadı. Reklamı, adamın istediği şekilde okumaya çalıştı.
“Çok yakınız, halk eğitim merkezinin çaprazında köşedeyiz..” derken sesi çıkıyordu aslında. Tavuk dürüme geldiğindeyse duygusallaşmaya başlıyordu. “Yine gelmek isteyeceksiniz.” bölümünde şiirsellik tavan yapıyordu. Sercen’e bıraksalar sonbahar hüznünden, uzaklara giden sessiz yollardan, dumanlı dağlardan, üzerine basılıp geçilen sararmış yapraklardan bahsedecekti. Yirmili yaşlardaki delikanlının hayallerini bilseler. Yeter ki ona şans tanısınlar. “Arkadaş, sen her gece böyle konuş…” deseler… Keşke… Şarkılar çalsa, anlatsa, yazsa, anlatsa… Kimsenin bilmediği müzikleri bulsa, değişik ülkelerden sesler, hikâyeler taşısa…
Baktılar olmayacak, radyodakiler, delikanlının reklam metinlerini okumamasına karar verdiler. Peki, reklam metinlerini kim okuyacak ? Başka eleman yok. İşini onun kadar severek yapan eleman hiç yok.
Şarkıcı kadının bakışları artık deli değildi. Şarkısını söyleyince normale dönmüştü : “ Evet, doğru ; dışarıdayken, yani günlük hayatın içindeyken insanlar beni tanımıyorlar , kim olduğumu anlamıyorlar. Sinemada film izliyorum, sosyete pazarlarını geziyorum, şehirler arası otobüs yolculukları yapıyorum.” Kadın, televizyon programında kameraya bakmadan bunları anlatırken tavuk döner reklamı bitti. Sercen, çarşıda yeni açılmış halı mağazasının reklamına geçti : “ Halı, kilim, yolluk koleksiyonlarımızı mutlaka görmelisiniz. Ayaklarınızın altında yeni bir dünya… Bekliyoruz…Renk renk, motif motif halılar… Açılışa özel kampanyalarımızla ve hediyelerimizle emrinizdeyiz…”
Halı mağazası reklamı , hiç tanınmayan yerel radyonun frekansından etrafa yayıldı. Hemen yakınlarda, karanlıkta ilerleyen Doğu Ekspresi’nin yemek vagonuna ulaştı. Kulaklıkla radyo dinleyen kadın yolcu, gülmemek için kendini zor tuttu. Halıların reklamını yapan romantik radyocu , “Damarlarımda kan kalmamış, zavallı kalbim ne yapsın.” ı tüm sevenler için çalacağını anons etti.
Sercen tavuk döner ve halı mağazası reklamlarını yapmak zorundaydı ; televizyondaki programı seyredemedi. Şarkının gerçek hikâyesini öğrenemedi. Şarkıcı kadın da aynı programı ve elbette kendini seyredemeyenlerden biriydi . Trenle uzun bir yolculuktaydı. Romantik radyocuya gülüyordu o sırada . Yemek vagonu pek kalabalık sayılmazdı ; kulaklıkla radyo dinleyen kadını kimse bilemedi. Normal hayatta tanınmadığını, geçen hafta çekilen televizyon programında açıklamıştı zaten. Tren uzaklaştı; frekans zayıfladı, zayıfladı, kayboldu.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA /2026
-
ARJANTİN PALAS
ARJANTİN PALAS
103 numarada kalan Esma “Güçlü yönünüz nedir ?” sorusuna takıldı. Esma’nın güçlü yönü neydi?.. Tek başına otobüse binip büyük şehre gelmek mi ?.. Kız başına otelde kalmak mı ?.. Yarın mülakatta sorarlarsa, “Tek başıma otobüse binip Ankara’ya geldim…” mi diyecekti ?.. Kapıya güvenmiyordu. Metal kısımları paslanmış küçük komodini itti. Gece odaya girmeye çalışan olursa komodin engellerdi belki ya da kapı açılırsa komodin devrilir, Esma gürültüye uyanırdı. “Ankara’da kalacak yerim yok. Bir yakınımın yanımda gelmesine yetecek maddi gücümüz yok…” Genç kız, otobüste verilen kutu meyve suyuna uzandı.
Bedia Abla, Roma’da dondurmacılık yapan oğluna aşağıdaki satırları yazdı:
“… Baktım, binanın içini dışını baştan aşağı elden geçirmek boyumu aşıyor, sadece süpürgelikleri cilalatmaya karar verdim. Geçmişte , alçı işlerini yaptırdığımız ustanın telefonunu buldum. Yanındaki genci gönderdi. Delikanlı sabah geldi. Hâlâ çalışıyor.
Oradaki hayatını bırakıp Ankara’da, dedenden miras eski bir oteli işletmezsin galiba ?..Neyse şimdilik süpürgelikler göze hoş görünsün. Cilayı yapan çocuk, “Akşam dokuza kadar devam ederim…” dedi . Müşteri az zaten. Genel müdürlüğe yakınız ya mülakat sınavına girecek gariban gençler var odalarda. “Adı neden Arjantin Palas Oteli ?..” diye soruyorlar. Bilirsin, hep merak ederler. Hamamcıda da yalanın bin türlüsü… ; sesimi çıkarmıyorum. Üç beş kuruş damlıyor hamamdan. Babandan kalan emekli maaşına şükrediyorum. Senin para durumun nasıl ?..
Hayat … ; kalkar dönersin memlekete. Çarşaf, nevresim değiştirmekten, oda temizliğinden şikayetçi değilim. Gücüm yetiyor bakalım…”
Arjantin Palas Oteli ve Hamamı logolu kâğıtlardan beş on tane kaldı. Astarı yüzünden pahalıya geleceğinden yenileri sipariş edilmedi. Bedia’nın aklına, oğluna mektup yazmak geldi. Yazmak hoşuna gitti. Gün geldi logolu kâğıtlar bitti. Bedia, son mektubu düz, çizgisiz, beyaz kâğıda yazdı. O sırada bir şarkı duyuldu hafiften. Süpürgelikleri cilalayan delikanlıya, müşterileri rahatsız etmemek kaydıyla müzik dinleyebileceğini söylemişti .Delikanlı koridorda yere oturmuş, bacaklarını uzatmış ; işini bir ressam edasıyla yapıyor. Müzik sesi yanı başındaki pilli el radyosundan geliyor.
Esma, çorbasını içerken güçlü yönlerini tekrar tekrar düşündü ;sıraladı. Mesela tavanı rutubetten kararmış otel odasından, koridorun sonunda ortak kullanılan tuvaletten, tuvaletin iki de bir açılıp kapanan kapısından, kapının gıcırtısından şikayetçi değildi. Yatağın çarşafları bile nem kokuyordu. Olsun; bir geceliğine dayanırdı.
Bedia, Allah var, kibar kadındı. Kocasını kaybetti ama kayınpederinden onlara miras kalan oteli bırakmadı, elinden geldiğince derleyip topladı . Odalara Arjantin Palas logolu mektup kâğıtları ve zarfları yerleştirdi. Bir gün olsun ağzından “Ya benim kayınpeder gezmeyi tozmayı severmiş. Karısını, çocuğunu yanına almadan o ülke senin bu ülke benim dolaşırmış. Hatta bin dokuz yüz ellili yıllarda Arjantin’e gitmiş. Günahı boynuna, bir gönül macerası olmuş bu seyahatte. Tangoya filan da meraklıydı rahmetli… Nedense artık… Belki de otelin adını bu yüzden Arjantin Palas Oteli ve Hamamı koydu. ” lafı duyulmadı.
Esma, otelci kadını tanıyamadı önce. Kadının üzerinde ekose bir sabahlık, saçlarında da ıslak boya vardı. Lobide, kılıfları yıpranmış koltuklarda bir delikanlıyla karşılıklı oturmuş su bardaklarından çay içiyorlardı ; çaydı herhalde. Koridorda boya yapan genç değil miydi o ?.. Esma, başı önde merdivenlere yöneldi. Sanki arkasından biri onu yakalayacakmış gibi basamakları hızla çıktı. Tavanı rutubetten kararmış odasına kavuşmak için can attı , kapı açılmadı. Anahtar, kilidi açmıyordu. Epeyce uğraştı; hayır… Aşağı inip yardım istemeyi hiç istemedi Esma ama başka ne yapabilirdi.
103 numaralı odada kalan genç kız öyle çabuk geçti ki Bedia “Taze çay var, alır mısınız…” diye seslenemedi bile.
Abla, dedi Tuğrul ; evde vukuat çıkmış, bizimkiler bitişik komşularla kavga etmişler, komşunun kocası kapıya dayanmış filan… Konu komşu ayaklanmış, polis gelmiş… Bedia, ara sıra 101 numaralı odada kalırdı. Marketteki indirimden aldığı ucuz boyayı sürdüğü saçlarıyla adama baktı. Olayın ne olduğunu biliyordu zaten. Tamam, dedi adama ; sen git. Kadın düşündü: Resepsiyonu gece kim bekleyecekti ? Yarım saat sonra da boyayı yıkamalıydı.
Delikanlı, söz verdiği şekilde dokuza kadar çalıştı ; işi tamamladı. Oğlunu hatırladı Bedia. Roma’da dondurmacılık yapan oğlundan bahsetti. Hani kabartmadan heykel var ; korkutucu bir surat heykeli ; yalan söyleyenlerin elini ısırırmış yani öyle inanıyorlar; işte oğlunun çalıştığı yere çok yakındı bu heykel.
Bedia Abla yarım saat sonra saçlarını yıkadı. Oğluna yazdığı mektubu gece on iki sıralarında tamamladı:
“… Tuğrul’a da inanmıyorum. Bu kaçıncı bahane. Yok komşuyla kavgaymış , yok polis gelmiş… Geç anam geç ; ben seni bilmez miyim… Süpürgelikleri cilalayan delikanlı da rutubeti hamama bağladı. Hamamı iptal mi etsek acaba ?.. Delikanlı iyi bir insan, hem saygılı ; resepsiyonda duruverdi sağ olsun. 103 numaranın kapı kilidini açtı. Çay içtik, sohbet ettik; seni anlattım biraz.
Kilit yapıldı yapılmasına da odada kalan kız başka bir oda istedi. Anladım ; kapı içine sinmedi. “Taze çay var…” dedim, teşekkür etti. Ben öyle sabahlıkla, saçımda boyayla otelin içinde dolaşmam ki… Mecbur kaldım, ne yapayım…”
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
ÇULLUK AVI
Çulluk avıyla filan ne işim olurdu ; üstelik ertesi gün Ankara’ya dönecektim. Sabah erkenden müvekkilimle görüşecektim. Suat’ı kıramadım. Bak, yukarılar sonbaharda ayrı güzeldir, dedi ; aklımı çeldi. Avukattı babam. Çocuktum; köylere tahkikata giderken yanında götürürdü beni. Eskinin brandalı cipleriyle, içimiz dışımıza çıka çıka yaptığımız yolculukları hatırladım.
Tahminimce Yukarı Bayır’a varınca biz külüstürden iner, yürürdük. Şoför arabada kalırdı. Kalmadı. Çoraplı ayaklarını uzatır uyurdu. Uyumadı. Tahminimde yanılmışım.
Daha rampaya ulaşmadan “Aha bizim köy, şöööööle…Yolunu asfaltlamadılar…” diye başıyla işaret etti. Bir küfür savurdu ardından. Zaten iki lafın birinde sövüyor. Benden başka da rahatsız olan yok gibi… Şimdi, dedi ; köyde anamın evinde, odun sobasının başında… Oooooh… Sıcak bazlama, tereyağı, koyun peynirinden keş… Ön koltukta oturan Suat’ın kucağındaki Rio havladı. Şoför güldü; çekinmeden açık açık sövdü yine : “Seni gidinin… Bak nasıl da biliyor ağzının tadını…” Yüzümü astım. İçim sıkıldı.
Motor, egzoz aynı anda bağırıyor. “Hah…” dedim. Kaldık mı rampada !.. Far ışığında kar sepeliyordu. Rio tekrar havladı. Lastikler yerinde döndü. Dönmüyor kayıyordu. Ne Suat ne de arkada yanımda oturan Yılmaz, arabalarını dağ yollarına vuramadıklarından şu sağa sola söven adamla anlaşmışlar. Yılmaz umursamazdı; “Çalışmazsa yürürüz canım, çoğu gitti azı kaldı… ” dedi. Dikiz aynasına takılmış karışık boncuklar sallanıyor. Zifirî karanlık. Nereye yürüyeceğiz. Kabanımın iç cebindeki küçük defteri çıkarıp yazmaya başlasam ; doksanlı yıllardan kalma bir külüstürle çulluk avına gidiyoruz. Şoförün köyü yakınmış. Yalnızmış anası. Şoför gaza basıyor basmasına da külüstür tıkandı galiba. Suat da “Yürüyelim…” diyor. Hepimiz yürümeye karar vermiştik, külüstür çalıştı, daha doğrusu rampayı tırmandı. Külüstürün koltuk döşemelerine gömülmemize ramak kalmıştı.
Çocukluğumun anılarını yeniden yaşamak istemiştim. Kahverenginin, sarının, yeşilin her tonunu görmekten, belki bir kayanın üzerine çıkıp uzaklara bakmaktan, güneşin doğuşuyla başlayan sesleri dinlemekten ve her şeyi yazmaktan mutluluk duyacaktım. Yukarı Bayır’da hava aydınlanıyordu. Ağzı bozuk adamın arabada bizi beklemesini tercih ederdim. Beklemedi. Bayır’ın köylerinden olduğuna göre etrafı iyi biliyordu.
Ne şoförün ne benim çulluk avlamakla ilgimiz vardı. Kapı açılır açılmaz Rio atladı. Besbelli bunalmıştı hayvan ;çalılıklara koştu. Suat sertçe seslenince tazı geri döndü. Mızıkladı. Keskin soğukta yürümeye başladık. Arabanın kapılarını anahtarla zor kilitleyen şoför ne olduğunu anlamadığımız bir şeyler geveledi.
Ortalık ışıdıkça meşelikler, boyumuzca çalılıklar, yaban armutları ağır ağır meydana çıkıyordu. Bazılarının diplerinde belli belirsiz kar tabakası var. Aralarından akan dereyi ancak yaklaşınca fark ettik. Doğanın gerçek güzelliğinde öylece durmak, etrafı dinlemek huzur vericiydi. Yılmaz’la Suat biraz ilerimizdeydiler. Rio görünmüyordu.
Kuytularda tatlanmışlarından kalmıştır, dedi şoför. Anlamamıştım. “ çakal eriği deriz biz….” diye devam etti. Bir taş yığınının üzerine çıktı. Ağacın dallarını elleriyle, kollarıyla karıştırdı, yokladı. Gerçekten de taş yığınından avucunda dört beş koyu renk erikle atladı . Erikler hafif ve yumuşaktı. Soğuğa rağmen tatlıydı. Islık sesi geldi. Kar yine sepeliyordu. Öylece durduk. Suat heyecanla geldi yanımıza. Rio ferma yapmıştı. Baktık. Heykel gibi donmuş kalmış köpek. Ön ayaklarından biri havada. Başıyla, burnuyla ileriyi işaret ediyor. Suat da Yılmaz da katıla katıla gülüyorlar. Koş kızım, komutunu verdi Suat. Hayvan koştu, kayboldu. Avcılar, tazıyı takip ettiler.
“Benim küçük kız… ” dedi şoför ; “ Kaçtı birine… ” Şaşırdım; neden şaşırdım ? Bu adamın, öyle kaçabilecek yaşta kızı mı vardı ? Otuzlu yaşların başındaydı sanırım. Hangi yaşta evlenmiş, hangi yaşta baba olmuştu acaba… Çakal eriği bulup getirdiği yabancıya , kızının birine kaçtığını söylüyordu. Ben en azından onun köyünü, köyde yalnız oturan anasını öğrenmiştim. Ne diyeyim, bilemedim. Birden uzakta tüfek patladı. Sonra Suat ya da Yılmaz “Getir kızım !..” diye bağırdı. Şoför bunların hiçbirini duymadı sanki. “Zor , ama affedersin değil mi…” dedim. Bir yandan çakal eriği yemeyi sürdürüyorduk.
Saklandığı yerden havalanan çulluk, yaptığı hatayla ince, cılız ağaç kümelerine düştü. Rio koştu, çulluğu buldu, ağzıyla taşıdı, getirdi. Avcılar Rio’nun başını, boynunu sevdiler. Kızı affedip affetmeyeceği hiç konuşmadı şoför. Küfür etmedi. Rahatlamıştı. Aynı taş yığınının üzerine hopladı bu sefer. Çakal eriklerinin kalanlarını toplayacaktı.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026
-
PAMUKLU GABARDİN KUMAŞTAN
Akıllı kızdı Şenay; geçen ay kasabanın eski ortaokuluna memur oldu. Okulda ayrı odası bile var; hem de kapısında adı soyadı yazılı. Kahveci Tahir’le Tahir’in karısı Zehra, kızlarının memuriyetine bir sevindiler, bir sevindiler… Tutumlu, eli sıkı, cimri ve pinti Tahir ayrıca sevindi.
Zehra , askerdeki oğluna ördüğü süveteri tam koltuk altından kesmeye başlayacaktı aniden durdu. Aklına gelenden korktu. Allah’ım, inşallah yanılıyorumdur, diyerek yarım süveteri, şişleri bıraktı ; yatak odasına gitti. Öyle gardırobun kapağını açıp aramakla bulunacak gibi değildi. Gömleklerle, pantolonlarla, ceketlerle, kazaklarla başladı önce. Sonrasında çarşaf, bohça, yastık kılıfı, seccade artık ne varsa hepsini yatağın üstüne indirdi. Giyisi ve mefruşat yığını ortasında kara kara düşündü.
Hakikaten güzel pantolondu. Gabardin kumaştandı. Kaliteliydi. Rengi kolay kolay atmazdı. Terzi Hakkı, Mahmutpaşa’dan getirdiği kumaş topunu daha kesim masasında açmadan Tahir’in gözü kumaşa kaymıştı . Kaç yıllık pantolon, dedi Şenay ; babam unutmuştur onu. Zehra yalvardı kızına: “Nolur bir bakıver, belki duruyordur…” Peki, durmuyorsa ne yapacaklardı ? İkisi de ne yapacağını bilmiyordu. Tek bildikleri, Kahveci Tahir’in sövüp sayacağıydı. Vurup kırar mıydı ?.. Ama ağzına geleni tutmayacaktı. Anayla kızın savrukluklarından başlar, parayı sokaktan toplamadığına varırdı. Okul kermesi cuma akşamına dek sürdü. Kalanları, satılmayanları fen laboratuvarına topladılar. Pamuklu gabardin kumaş pantolon aralarında yoktu. Kadrolu memur Şenay, babasının pantolonunu bulamadı.
Zehra’yı şeytan dürtmüştü galiba ; kızın çalıştığı okulun kermesine bir iki parça da biz verelim hayrına, dedi. Yemin billah etti ; adamdan habersiz tek parça koymadı naylon torbaya. Şimdi kocası anlamadan pantolonu bulsalar, yerine assalar…Kermes, kasaba pazarının kurulduğu gün yapıldı ; durdular durdular pazara denk getirdiler. Köylüler gelir pazara ; belki onlardan biri aldı pantolonu. Ya kasabadan biriyse alan ?.. Kahveci Tahir, yolda belde görür de pantolonunu tanırsa … Zehra olabilecekleri kuruyor kuruyor Tahir’in “…ulan benim pantolonun senin üstünde ne işi var…” a kadar gidiyordu.
Şenay saçlarını kızıla boyatmaya karar verdi. Annesinin evde aranmadık kıyı köşe bırakmayacağını tahmin ediyordu. İş çıkışı kuaföre gitti. Gerçekten de kaç yıllık pantolondu ; on beş yıl lafı geçti ya… “Baba, senin pantolon var ya…Kermese ayırdıklarımıza karışmış…” demesi yeterliydi aslında. Ama gel bunu annesine anlat. Nefesi kesilmiş gibi konuşuyordu kadın. Ya pantolonu satın alan, giyip de Tahir’in kahvesine gelirseymiş… Kızılın hangi tonu Şenay’a yakışırdı ; kuaförle renk seçtiler.
Öfkesini evdekilerden çıkarırdı Tahir ; esip gürlerdi. Sabunların nasıl, ne kadar kullanıldığına takardı. Sabunluğun suyunda bırakmayın şunları; eriyip gidiyor, der ; söylenir, söylenir, söylenir…Sözde yepyeni pantolon, yanlışlıkla kermese yollanmış ; duyurmadılar bir süre. Adam, sabah erkenden kahveye gidip gece geç saatte döndüğünden anlamadı.
Gel sana bir pantolon yaptıralım, diyerek babasının koluna girdi Şenay. Terzi Hakkı’nın dükkânının önündeydiler. Yüreği ağzına geldi Zehra’nın. Ama tutumlu, eli sıkı, cimri , pinti Tahir güldü. Yok canım, anlamında başını yukarı kaldırdı. Şenay belli belirsiz göz kırptı annesine. Şimdi anayla kız, Kahveci Tahir’i zorla terziye sürüklüyorlardı. Hatta Zehra kocasına çıkıştı ; kırk yılın başı çocuk heveslenmiş. İnat etmenin sırası mıydı… Hem en son hangi vakit kendine pantolon yaptırdıydı… Zehra birden pişman oldu ; pantolon yaptırıp yaptırmadığının vaktini karıştırmasaydı keşke. Tahir “ Gabardinden pantolon var ya, dolapta asılı…” dese ne cevap verecekti ?..
Kadrolu memur Şenay keyifli bir anı kolluyordu. İlk maaşıyla ailecek pide yedikleri gün evlerine dönerken fırsatı kaçırmadı. Zehra da kızından güç aldı. Adam on beş yıllık gabardin pantolonu çoktan unutmuştu. Karısıyla kızının yanında çocuk gibi oldu. Şenay kızıl saçlarını parmaklarıyla geriye attı. Bu renk ona yakıştı. Ayrı bir hava verdi.
Kahveci Tahir’in pamuklu kumaştan gabardin pantolonu, okul kermesinde satılmış. Kim aldıysa artık güle güle giysin.
ESİN BAYRAKTAR
ANKARA/2026