• Bu İnternet Sitesi içeriğinde yer alan tüm eserler (yazı, resim,görüntü, fotoğraf, video, müzik vb.)yazara ait olup, 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunmaktadır.Bu hakları ihlal eden kişiler 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hukuki ve cezai yaptırımlara tabi olurlar.

  • AKLINI  ÇELDİĞİMİ  DÜŞÜNEBİLİRLER

          Üşenmedim , oturdum  saydım . Seksen beş gündür  sendikalıyım ; canım  sıkılıyor. Canımın sıkıntısı  gitgide artıyordu. Karar verdim. Kararım neydi ? Sendikadan ayrılmaktı, sendikadan çıkmaktı, istifa  etmekti… Artık  ne  denirse… Diyelim  “İstifa”  kelimesini  kullandım; sendikada  ne  iş gördüm de istifa  ediyorum,  öyle  değil mi ?.. Bir  şeyler yapmış  olmalıydım ki istifa  edeyim… Oysa aradan  seksen beş  gün geçmiş; hiçbir şey yapmadan  geçen  seksen beş  gün… Oturup  saymasam  farkında  bile  değilim.  ?  Sadece  sendikalı  olmak  istemediğimin  farkındayım.

         İşten  eve  dönüş  yolumun  üzerinde  bir  otel  var. “Hava  güzel,  mis  gibi ; otobüse binmeyeyim,  hadi yürüyeyim…” dediğimde otelin  dibinden  geçmeye  mecburum. Otelin bitişiği   market ; dışarıdaki kasalardan  elma,  portakal,  patates, soğan  seçiyorum. Soğan  seçerken de  otel girişine  asılmış “ Soğanlı  Çiçeklerin Yetiştirilmesi  Üzerine  Yeni  Yaklaşımlar”   konulu  konferansın  afişini görüyorum.

        Semineri,  kongreyi,  toplantıyı,  konferansı  her seferinde farklı  bir  sendika  düzenliyor. Boş  durmuyorlar yani. Ama  seksen beş  gün boyunca  bana  haber  veren, beni  çağıran  olmadı. Haber  verip  çağırsalardı  giderdim, izlerdim  belki ; bir  iş  yapmış sayılırdım. Seksen beş  günlük  sendika  maceramı  bitirmem de  anlam  kazanırdı.

          “Soğanlı  Çiçeklerin  Yetiştirilmesi  Üzerine Yeni  Yaklaşımlar”  konferansına katıldım diyelim ; çiçek  yetiştirme merakım  yok. Sarmaşığa benzeyen ve   kitaplığımın sözlükler bölümüne doğru tırmanan bitki çoktan tarihe  karıştı .Bu  bitkiyi bir  ara mutfak  balkonuna  götürdüm.  Yaprakların  kuruyanlarını  ayıkladım. Ayıklamama rağmen  arsız  bitki  tırmanmayı  sürdürdü ; tırmanırken de  kurudu.

         Doğrusunu isterseniz  ,  arkadaşa  ayıp  olmasın,   diye  sendikaya kaydolmuştum. Sendikalı  olmamı  gerektirecek  nedenler  bulamıyordum ; ben  bu  nedenleri  bulamazken  onlar  bir  sürü  maddeyi  sıraladılar.

        Düşündüm  taşındım ; sendikalı  kimliği yüzünden  mutsuzdum. Canım  sıkılıyordu. Seksen beş  günüm  böyle  geçmiş. ”Soğanlı Çiçeklerin Yetiştirilmesi  Üzerine  Yeni  Yaklaşımlar”  konferansına  katılsaydım  kararım  değişir  miydi ?  Mesela, otelin  girişine  asılmış  afişte,  konuşmacı olarak  adım  soyadım  yazılsaydı…Çalışmanın, çabalamanın,  işe  yaramanın vereceği huzurla istifa  etmeyebilirdim.

       Planlıyorum:  Otelin,  gösterişli  toplantı  salonundaymışım. Konuşma kürsüsündeki mikrofonu kullanıyormuşum. 

        Konferans  için önceden hazırlık yaparım. Kucağımda dosyalarla salona girerim. İyi  de dosyaları  nereye  bırakacağım ?  O  kadar çok dosyam  var ki yere düşürmeden  derli  toplu tutabilmeliyim.  Konuşma boyunca hep  ayakta mıyım ?..Kenarda  bir  sandalye durmalı ; arada  otururum. Şişede su  rica  edeyim, konferansın ileriki bölümlerinde  boğazım  kuruyabilir.

        Offf… Sıkıldım. Nasıl  istifa  edeceğim ? Yolunu  yordamını öğreneyim,  rahatlayayım. Dilekçe mi yazılacak, fotokopi mi çekilecek,  bir  yerlerden  rapor  filan mı  istenecek… Sonra  evime  yürürüm. Hava soğuksa, yağmurluysa  otobüse binerim. Atkımı dolarım,  şemsiyemi  açarım. Manav  kasalarından  meyve alırım, yeşillik  alırım. Patates,  soğan  seçerim. Sendika  üyeliği  bana  göre  değil ;  anladım.  

         Tam  istifa  dilekçemi  vermiştim   kapıda  karşılaştık ;öğrenince  suratını astı. “Haber  verseydin…”  dedi.  Sendikadan ayrıldığımı  haber mi vermeliydim ?.. Yaz  aylarımı,  istifa  kararsızlığıyla geçirmek istemiyordum. Sanki  bütün  derdi  tasayı  onun  üstüne atmışım da  kenara  çekilmişim gibi baktı bana. Onun da istifa niyetinin  olduğunu nereden  bileyim ? Sendikalı  hayatımızdan  memnun muyuz  değil miyiz  konuşmadık.

        İstifa  işlemlerinin basamaklarını anlattım: Dilekçe  yazıyorsun. Ya da  hayır  yazmıyorsun. Yazmakla  uğraşmıyorsun. Hazır  dilekçe  var ; boş yerleri  dolduruyorsun. Tarihler, adın,  soyadın,  imzan,  adresin,  telefon  numaran; o  kadar…

        Hayır,  kimseden  etkilenmedim. Kendi  kendime aldım bu  kararı. Soğanlı bitkilerin yetiştirilmesi  üzerine yeni  yaklaşımlar konusunda konuşma  yapma hayali  kurdum; kararımı  etkilemedi. Sonuçta  istifa  ettim. İstersen içeri birlikte  girebiliriz. Ama aklını  çeldiğimi  düşünebilirler.

                                                                                                    ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                        ANKARA/2026

  • ADAK

    ADAK

          Adağım  vardı. Madem ağzımdan  çıktı  yerine  getirmem  gerekiyordu; yoksa  günahı  boynumaydı. Tek  başıma  gittim. Meğer  gittiğim  yeri önceden biliyormuşum.

        Evi  hatırladım.  Duvara  bitişik  merdivenden  üst  kata  çıkılıyordu. Basamaklar harap  olmuştu.  Kolluklar  çürümüştü . Hem  merdiven  kullanılmıyordu  galiba. Delikanlı,  sokağın sonuna  doğru  seslendi.  Birini  çağırdı. Besbelli  duyan  olmadı. Yeniden  seslendi. Yetmedi. Biraz  yürüdü; yine seslendi. Dilinden midir,  memleketinden midir kime  seslendiğini  anlayamadım. Anahtar  olmadan  kapı  nasıl  açılacak…  Ne  gelen  var  ne  giden… İşte  bu  yüzden  delikanlı  sinirlendi. Her işe  koşturmaktan  bunaldığını saya  saya yürüdü,  kayboldu.

        Kullanılmayan  merdivenin aşağısında  bekliyorum.  Delikanlıyı  ya da  anahtarı  getirecek kimse onu  bekliyorum. Anahtar  gelecek,  kapının  kilidi  açılacak.

        Sonunda  anahtarı  getirdi  delikanlı . Biz  eve  değil  bahçeye gireceğiz ; çünkü  adaklık küçükbaşlar  bahçedeymiş. İki  büyük  kanatlı kapıyı  ardına  kadar  açmaya lüzum yok.  Şöyle  geçebileceğimiz  kadar  yer  olsun  yeter.  Bahçenin  süs  havuzu,  meyve  ağaçları  değişmemiş. Havuzu  plastik  kasalarla  doldurmuşlar . Ağaçlarla da ilgilenilmiyor  anlaşılan ;  kendi  hâllerine bırakılmış.  

        İlkokul öğrencisiydim. Misafir gelince evin  kedisi dışarı çıkar,  merdivende  otururdu. Baktı  misafir  gitmiyor  bahçeye  inerdi. Ben bu  evi  bilirim. Evin  kedisini de az buçuk bilirim. Sırnaşık  değildi  hayvan.

        Terk  edilmiş bahçenin  köşesini  çevirmişler. Derme  çatma bir ağıl yapmışlar.  Koyunlar bizi görünce  çaresiz  bir alışkanlıkla  ayağa  kalktı. Delikanlı, koyunlar dururken   benim   ne  diye bahçeye,  ağaca, merdivene  baktığımı anlamamıştır herhalde.  Çocuk  işinde  gücünde ; eskiyi,  geçmişi  düşünüp duygulanacak birine  benzemiyor.

        Adak sahibi ben olduğuma  göre  seçimi  benim  yapmam lazımmış. Siz  seçin, dedim ; kabul  etmedi: Olmazmış. Canım  sıkıldı. Yüreğim  sızladı: İşaret ettim, seçtim.

        Delikanlı,  seçilen küçükbaşı  ağıldan  zorla  çıkarıp  sürüklemeye  başladı. Hayalimde çok soğuk,  karlı  buzlu  bir  Ankara kışı canlandı. Merdivenin sağlam basamaklarıyla   çıkılan  üst  katta,  sobanın  yandığı  odadaydık. Çocuktum ; pencereden dışarıyı  seyrediyordum. Sedirlere oturmuş kadınlar  sessiz  sessiz konuşuyorlardı. Çatıların arasından  bir  meydanlık görünüyor. Hava  öyle  soğuk  öyle  soğuk ki  kömürün sıcağı yetmiyor.  Odanın  duvarında  ayna,  aynanın  altında  içi neredeyse  her  şeyle dolu bir  büfe, büfede  kahve  fincanlarının  arasında  evin  kızlarının  vesikalık  fotoğrafları duruyor. Kızlar  sabah  erkenden işe  giderler. Onlar  hazırlanırken kedi  ayak  altında dolanır. Pek  hoplayıp  zıplamaz.

        Duvardaki  aynanın, aynanın  dibindeki  büfenin yeri  boştur şimdi. Belki taşınırken aynayı  bırakmışlardır ; niye  bıraksınlar  aynayı ?.. Eski  olduğu  için, taşımaya  değmeyeceği için  bırakmışlardır.  Büfe,  fincanlar,  vesikalık  fotoğraflar  toplanmıştır. Evin  sokağına  varmak için  dar  bir  aralıktan  geçilirdi. Aralıktaki Karşılıklı  evlerin camları  neredeyse  dip  dibeydi.

         Dar  aralıktan  geçerken  “Ben biliyorum  buraları…” dedim  kendi  kendime. Merdivenlerin sağlamlığına güvenseydim üst  kata  çıkardım. Soba  yanan odayı, pencereden görünen meydanlığı  yeniden  görmek  isterdim.  Üst  kata  çıkma  niyetimi  küçükbaşı  sürükleyen delikanlıya  söyleseydim  delikanlı da  “Hah !..Bir  bu  eksikti…” derdi.                                                                                  

        Delikanlıyla koyunun peşi sıra yürüdüm. Yürüdük. İleride,  tek  katlı, beyaz  kireçle  boyanmış  yapının  mavi demir  kapısına vardık.  Dışarıda  durayım,  dedim.  Onu da  kabul  etmediler; içeri girmeliymişim.   Bu  adak ,  nereden  geldi  aklıma ?..  Geldi  işte ; adak  yerine  getirilmeli.

         Kaldırıma sıralanmış  kadınlar,  erkekler bana  bakıyorlar. Dar aralıktan  hızlı  adımlarla hemen  geçmek,  ana  caddeye, kalabalığa karışmak  istiyorum.  Evin  kızlarının  yıllar  önce , her  sabah  işe  giderken yaptıkları  gibi…

                                                                                           ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                 2026/ANKARA

  • ESKİ  KOMŞUMUN  ÖLÜMÜ

         Böyle  şeyleri  pek  yapmam.  Yani  “Bizi de  götür,  bizi de  götür…”   diyenlere  tiyatro  bileti  almam ; ısrarlar  karşısında  yenik  düştüm ve  aldım.  Oyun  bir  polisiyeydi . Üç  dört  yıldır   oynuyordu : Karın  yolları  kapattığı  kış  gününde  eski  köşkte  mahsur  kalanlar  birer  birer  cinayete kurban  giderken,   aralarında  tesadüfen bulunan  dedektif, olayı  çözüveriyordu.  Hayatta  tesadüfler  vardır. Örneğin,  eski  komşumuzun  ölümünü  bir  tesadüf sonucu öğrendim.

        Yaz  sonunda Ankara’ya döndüğümüzde, karı  koca  eski komşularımız, apartmandan  çoktan  taşınmışlardı. Fino  köpeklerini  de  alıp gitmişler. Ayak  sesi  duyduğunda  ortalığı  yıkan kıvırcık,  siyah  tüylü  finonun  adı  neydi ? Unuttum. Ondan  korkardım . Bir  akşam  apartman  merdivenlerini çıkarken  kadının ,  sokak  kapısının  aralığından  baktığını  gördüm.  Meğer  beni  bekliyormuş. Finodan korktuğumu  bildiğinden sokak  kapısını  tam  açmamıştı galiba.  Plastik  market  torbalarına  doldurduğu  kitapları, fotokopileri, dosyaları  işaret  etti.  Hepsini  bana  vermek  istediğini  söyledi.  Çünkü  kitaplardan, fotokopilerden,  dosyalardan   faydalanacak  birilerini kesinlikle   tanıdığımı  düşünüyordu. Siyah, kıvırcık  fino  görünürde  yoktu. Sesi  soluğu da  çıkmıyordu.  Köpeği,  odaya  mı  hapsetmişti ?  Doğruydu . Kitaplardan,  fotokopilerden   faydalanacak   birilerini  tanıyordum.

        Bu  olay,  eski  komşularımız  apartmandan  taşınmadan  çok  önce gerçekleşti.  Belki de  taşınma  planlarıyla   evi  toplamaya, evdeki  gereksiz  eşyalardan,  ıvır  zıvırdan ağır  ağır  kurtulmaya  başlamışlardı.

         Arkadaşım,  oyun  seyredeceği için pek  hevesliydi. Ulus’a  gideceğimizi  zannediyormuş ;   “Hayır…”   dedim ; Ulus’a  gitmiyoruz. Tiyatro  salonu  Ulus’ta  değil.   “Madem  tiyatro  salonu  Ulus’ta  değil ; pardösümün  yaka  tamiri  için  İzmir  Caddesi’ndeki  terziye uğrarız  o  zaman…”  diye  konuştu .

        Uğradık; arkadaşın  terzisi, dükkânı temelli kapatmış. Efendime söyleyeyim, hatta  terziliği  bırakmış. Hemen  bitişiğindeki  dükkânda renk  renk  mukavva kutular  satan delikanlıdan  öğrendik olanları: Mal  sahibiyle  anlaşamayan bizim terzi sinirlenmiş. Aslında  kendine  ait  bir dükkân  varmış ama  oraya  gitmekten de  vazgeçmiş. Zenginlik  hayallerinin  peşine  düşüp makinelerle  ilgili  bir iş  kurmuş.

       Cicili  bicili  mukavva kutuları  yüzünden  arkadaşım  kendini  kaybetmiş  gibiydi. Delikanlının  anlattıklarını  duymuyordu ,pardösü  yakasının  tamirini de  unutmuşa benziyordu. Mukavvacı  delikanlıya  göre, arkadaşımın  terzisi  makinelerle ilgili  işe kalkışmakla büyük  hata  etmişti.

         İzmir  Caddesi’nde  yürüyoruz.  Arkadaşım,  az  evvel  satın  aldığı,  yeşil  mukavvadan  kutuyu  elinde  taşıyor.  Mukavvacı  delikanlının tavsiye  ettiği  terziye gitsek mi  gitmesek mi karar  veremedik .Daha  doğrusu,  pardösünün sahibi arkadaşım  karar  veremedi . Yaka,  öyle   hemen  yapılmaz ; pardösüyü bırakacaksın , iyi  olur mu  olmaz mı,  kaça yapacak  filan diye  diye  caddenin  ortasını  bulduk. Eski  komşumuzun  eşiyle, caddenin ortasında  karşılaştım. Karşılaşmanın şaşkınlığıyla,  sevinciyle  hâl  hatır  soruldu.  Eski  komşumun ölümünü öğrendiğimde, polisiye tiyatro  oyununun  başlamasına kırk  dakika  kalmıştı. Pardösü  yakasının  ne  olacağıysa  belli  değildi.

        Adam  kaç yıl  önce,  apartmanın  önündeki ağacın budanan  gövdesini  çamurla  sıvayıp,  sıvadığı  yeri de beyaz  bir  bezle  sıkıca  sarmıştı.  Aradan  geçen  onca  zamana  rağmen aklımda  kala  kala   bu  kalmış… Eski komşumuz gülümsedi. “Çamur  işe  yaradı mı bari  ?” diye sordu ; bu  soru  karşısında,  ne  evet  ne  hayır  anlamında   sadece  başımı  salladım. Çamurla  sıvanan  yer,  yeşil  sürgünler  vermiş miydi ?   Düşündüm : Bilmiyordum.  Gerçekten  bilmiyordum. Eşini  kaybetmiş  birine kalkıp da “Çamurla  sıvadığınız  yer  yeşil sürgünler  verdi mi  vermedi mi  bilmem… ”  demek de  içimden  gelmedi.

        Bir  ölüm haberiyle başlayan  konuşma  daha  da  tuhaflaşmadan yeniden  başsağlığı diledim. Rahmetli  kadın,  ne  kadar  iyi  bir insandı. Kendi  hâlindeydi,  dedikodusu  yoktu ;  neredeyse  elime  tutuşturduğu  kâğıtlardan,  fotokopilerden,  kitaplardan  faydalanacak  birilerini tanıdığımı da kesinlikle  biliyordu.

        Delikanlının  tavsiyesine uyduk. Adresteki  çarşının  merdivenlerinden  dönerek  zemin  kata  indik.  Pardösünün  yakasını tamir  edecek  terzi,  tütün ve  tütün  ürünleri  satan  dükkânın  yanında. Tütüncü  vitrininde   nargileler, tabakalar dizili.

        Komşumuz   apartmanın önündeki ağaca  nasıl  çıkmıştı  peki ?.. Merdiven mi  kurmuştu ? Tırmanmış mıydı  ?.. Onu  ağaca  tırmanırken  düşünemedim. Oyun  biletleri  bendeydi. Pardösüyü  terziye  bıraktık. Sonra  akşam  kalabalığında  hızlı  hızlı  yürüdük. Yoksa  geç  kalacaktık.

                                                                                                           ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                                ANKARA/2026

  • ANKARA VE KAYSERİ  ARASINDA BİR YERLERDE

    1

        Ankara ve Kayseri  arasında  bir  yerlerde,  Tavuk  Dönerci  Bekir, yerel  radyoda  çalışan  Sercen’i   uyardı : “Birader, ne biçim okuyorsun… Kibar,  çıtkırıldım;  dönerciyiz  biz,  sesin  çıksın yahu… Duyan duymayan  kalmasın  adımızı…” dedi. Sercen,  meslek lisesi  mobilya  ve  iç  tasarım bölümü mezunuydu.  Bekir’in  uyarısını  ciddiye aldı. Oturdu ;  reklam  metninde  geçen  “Çok  yakınız,  halk  eğitim  merkezinin  çaprazında,  köşedeyiz…” cümlesini defalarca,  yüksek  sesle  prova  etti.  Tavuk döner  reklamında  gerçekçilik  önemliydi.  İşini  seven radyocu  genç,  işsiz  kalmak da istemiyordu.

        Vildan  saate  baktı : Dokuzdu . Hasır  ekmek  sepetinde  iki  elma, iki  ayva, bir nar, bir muz  vardı. Vildan’ın içine  sinmedi. Kalktı, buzdolabını  açtı ;  sebzeliği  çekti. Suluboya  natürmort resim için  hangisi yakışırdı  acaba ?.. Arabanın  motor  sesini tanıdı; sebzelikten  aldığı  maydanoz  demetini  ayvaların  üzerine  bıraktı.

        Bekir   arabayı  park  edip  kontağı, farları  kapatacağı  sırada  yerel  radyoda  Sercen’i  duydu : “… menümüzü mutlaka  deneyin. Tavuk  dürüm,  tavuk  servis,  tavuk  İskender,  tavuk  beyti, turşu  çeşitleri, sütlü  tatlılar… Tadına  doyamayacak,  yine yine yine  gelmek  isteyeceksiniz….”

        Söylendi  Bekir . Sabah  konuşmamış mıydı şu  radyocuyla ; reklamı nasıl  okuması  gerektiğini  anlatmamış mıydı… Sercen,  son  günlerin en  çok  dinlenen  şarkısı “Damarlarımda  kan  kalmamış,  zavallı  kalbim  ne  yapsın” ı tüm sevenlere  çalacağını  anons  etti. Adama bak ya… Şarkının  adını da aynı  biçimde okuyordu, tavuk İskenderi de  aynı biçimde okuyordu. Bugün  çarşıda,  döner reklamına takılanlar  oldu. Kıs  kıs  gülüp “…tavuk beyti, tavuk dürüm, turşu  çeşitleri…”  diye  Sercen’i  taklit ettiler. Bekir  kontağı,  farları  kapattı. Telefonu  çaldı ;bacanağı  arıyordu.

         Bacanağıyla  konuştu. Telefon  konuşması  bitti.  Arabadan  çıktı,  eve  doğru  yürüdü  Bekir.

        Büyük  orta  sehpaya  eski  gazete sayfaları  seriliydi. Sulu boya  takımı, resim  fırçaları, resim kâğıdı, su  dolu  plastik  kap ; hepsi  hazırdı. Bekir,  karısına  baktı:

    -Nedim Abi  aradı az  evvel,  dedi.

    -…

    -Haberin  vardır…

    -Neyden  haberim  vardır ?

    -Nedim  Abi’nin  aradığından…

    -Arabada  Nedim Abi’yle mi  konuşuyordun ?

         Vildan  gitti kanepeye  oturdu. Hasır  ekmek  sepetini  dolduran  meyveleri,  maydanoz  demetini  düzenlerken,

    -Okulun  arkasındaki yer  hâlâ  boş,  biliyor  musun ?,  diye  konuştu.

    -Ne  yapalım  yani, güzelim tavuk  dönercimizi o  harabeye mi  taşıyalım…

        Vildan,  maydanoz  demetine  yer  bulamadı. Kadın  bu  sefer  ayvaları  eline  aldı.  “Hiç de  harabe  değil…”  dedi. Çarşının göbeğindeki dükkânda ablası  Ferhan’la, Ferhan’ın  kocası  Nedim’in de  hakları  vardı.  Niyetleri  baştan  belliydi. Kendilerine  düşen  kira  payını  istiyorlardı. Bekir’in  canı  sıkkındı :

    -Kredi  çektik,  bir  sürü  para  harcadık,  reklam  bile  yaptırdık…     

    -Okulun  arkasındaki  yeri  tutacaktık,  dedi  Vildan.

    -Baban karşı  çıkmadı mı…Ne yapacaksınız  okulun  arkalarında, çarşıda açın yerinizi, demedi mi !..

    -Adam kirayla  uğraşmayalım diye dükkânını verdi , suçlu mu  oldu  şimdi…

    -Babanı  suçlamıyorum !.. Bırak  ayvayla, maydanozla uğraşmayı !.. Bari  kredinin  geri  ödemeleri  bitene  kadar beklesinler…

    -Oğlanın  resim  ödevi, yarına yetişecek…

    -Otursun  kendi  çizsin !..

    -Hiç de  harabe  değil,  diye  tekrarladı  Vildan ; “ Bir  badana, bir  boya…Oldu  bitti…” Biz  öğrenciyken  tostçuydu  orası ; ne  güzeldi, okul  çıkışlarında  takılırdık.

        Bekir,  çarşının  göbeğinde  olmaktan  memnundu. Her  yere  yakındılar.  Pırıl  pırıl , modern  bir tavuk  dönerciydi.  Öğle  tatillerinde  hemen uğranıp karın  doyurulacak  tek  adres. Karısına cevap  vermedi. Eskinin  tostçusunda dönerci  açmaya niyeti yoktu:

    -Biz dükkânın  içini düzeltirken,  sağını  solunu tamir  ettirirken aklı  neredeymiş ?.. Tabi, baktı dükkân işliyor ; müşterinin biri  kalkmadan  biri  oturuyor, hemen ortaklık  peşine düştü. Vildan  şaşırdı:

    -Nedim Abi  ortak  olmak mı  istiyor ?

    -Bence  öyle ;  kira  bahanesiyle  ortaklık  teklif  edecek.

       Vildan,  biri  kalkmadan  biri  oturan müşterileri düşündü ;  tavuk dönerci acaba ne  zamandan  beri  müşteri  kaynıyordu da  onun  haberi  yoktu.  Zaten  babasının  teklifine  baştan  karşıydı.  Babası ,  kocası  onu  dinlemedi  ama  Nedim Abi’nin ortaklığı,  kredi  ödemelerini  kolaylaştırabilirdi.

    -Lisede,  natürmort  resmin  sergiye konmuştu. Hem de  sulu boya…

    -Resim mi ?

    -Açılır  kapanır  sandalyede  kasımpatıları duruyordu resimde. Turuncu,  ebruli  kasımpatılar…  Hatırladın mı ?..

    -…

    -Sulu boya çalışmak  en  zorudur ; hayatım, sen  resim çizmeyi  severdin !..

    -Allah  aşkına  Vildan,  onca  derdin  arasında  konumuz  suluboya  resim mi ?

    Koridordan  gelen  sese  döndüler:

    –… Tavuk  dürüm,  tavuk  servis,  tavuk  İskender,  tavuk  beyti, turşu  çeşitleri, sütlü  tatlılar… Tadına  doyamayacak,  yine yine yine  gelmek  isteyeceksiniz… Hatta  siz gelmeyin,  biz  getirelim…

        Bekir, on  dört  yaşındaki  oğlunun yaptığı mükemmel  taklitten  hiç  hoşlanmadı. Radyocu  Sercen,  evin  oturma  odasına  gelmişti  sanki. Geriye  bir  adım  attı ; sehpaya  çarptı. Su  dolu  plastik  bardak,  çarpmanın  etkisiyle  devrildi. Dökülen  su, kapağı  açık  boyaları  beraberinde  sürükledi. Resim  kâğıdı  berbat oldu.

        Tavuk Dönerci  Bekir,  oğlunun  Sercen’e benzemesini  istemedi. Rol  icabı  olsa da  istemedi.  Resim  kâğıdı bulup eve  dönecek, oğlana “…otur ödevini bitir, anana  güvenme, yatana kadar  tamamla resmi yoksa şöyle yaparım,  böyle  yaparım…” filan diyecekti.  Aslında ne yapacağını  bilmiyordu. Bu saatte  nereden  bulacaksın resim  kâğıdını,  diye  arkasından  seslendi  Vildan. Bekir  elbette  bu  saatte  kasabada  resim kâğıdı  bulamayacaktı. Arabasını  karanlık  sokaklara  doğru  sürdü . Şu radyocu bozuntusuyla  tekrar  konuşacaktı.

    2

          Radyocu   Sercen, son  günlerin  en  çok  dinlenen  şarkısı “Damarlarımda kan  kalmamış,  zavallı  kalbim ne yapsın” ı   isteyenlerin isim  listesini  okuyup  bitirdi. Şarkı  çalmaya  başladı;  Sercen  acil  olarak  tuvalete koştu. Belediye iş hanının  girişindeki tuvalete  kaba, beton  dört basamakla  çıkılıyordu.  Hanın  birinci  katındaydı radyo . Şarkının  son  nakaratına   yetişeceğini   hesapladı Sercen.  Pis lavaboda ellerini  yıkadı,  paslı  aynada saçlarını  düzeltti. Tuvaletin dışa  açılan demir  kapısını  itti ; kapı  açılmadı. Sercen kapıyı tekrar  itti. Hayır,  açılmıyordu. Zorladı,  zorladı…Daha  sert   bir şekilde, omzuyla  itti.  Telaşlandı. Bu  saatte,  ondan  başka  kimse olmazdı  radyoda. Üstelik telefonu  yayın  odasındaydı ; geri  çekildi ve hızla ilerleyip  bütün gücüyle kendini kapıya vurdu .

        Kapı ,  gerisindeki  her  neyse  ona  çarptı,  açıldı ; kaba, beton  basamaklardan   aşağı  bir  şey  yuvarlandı . Şarkının  son  nakaratı   çalıyordu. Sercen ,  beton  basamağın   dibinde  yatan Bekir’e  dehşetli  bir  şaşkınlıkla bakakaldı.

    3

        Sercen’in  günlüğünden…

                                                                                                              9 Ekim  2025

          Sevgili  Günlük  ; bu tuhaflığı  anlatmaya nasıl  başlayacağım ?

        Son  günlerin  en  çok  dinlenen  şarkısı “Damarlarımda  kan  kalmamış, zavallı  kalbim  ne  yapsın” ı isteyenlerin isim listesini okuyup  bitirdim. Şarkı   başladı. Acil  olarak  tuvalete  koştum.  Şarkının  son  nakaratına yetişeceğimi  hesapladım. Tuvaletin  dışa  açılan  demir  kapısını  ittim ;  kapı  açılmadı. Tekrar  ittim. Hayır,  açılmıyordu. Zorladım… Daha  sert bir şekilde, omzumla ittim. Radyoda, bu  saatte, benden  başka kimse  olmazdı. Cep telefonum yayın  odasındaydı. Geri  çekildim ,hızla ilerledim. bütün  gücümle kendimi  kapıya çarptım.

        Bekir  Abi  yerde  sırt  üstü  yatıyordu. Gözleri  açıktı ;  korktum. Bekir  Abi’yle  ilgilenmeliydim  bu  yüzden  şarkının sonuna  yetişemedim. Gittim; yayını  otomatiğe  ayarladım. Şarkılar peş  peşe  çalacaktı.

       Bir  bez  buldum, bezi  muslukta ıslattım  ; Bekir Abi ıslak  bezi eline  aldı ama  başına  koymadı. Ne  ambulansı  ne de kimseyi  aramamı  istedi  : Oğlunun  resim  ödevi  için  resim  kâğıdı  aramaya  çıkmış. Belediye  iş  hanının  önünden  geçerken  ışıkların  yandığını  görünce  sabahki  konuyu  yeniden  konuşayım,  demiş. Düşerken  başını basamaklara  veya  yere vurmuş  olabilirdi :

    -Hangi  konuyu Bekir  Abi ?

    -Sabahki  konuyu  Sercen…

    -Sabahki  konu  derken…Anlamadım…

    -Bizim  reklam konusu…

    – Reklam mı ?..

    -Tavuk  döner  reklamı  oğlum !.. Radyonuza para  vermedik mi  reklamımızı  yapın  diye…

       Radyoda  dönerci  reklamı yapılıp yapılmadığını  hatırlayamadım.  Tavuk  döner  reklamını  okuyuşumu  beğenmeyen  Bekir  Abi  sabah  uğramış,  reklamı  doğru  dürüst okumam konusunda beni uyarmış.

        Adama,  tavuk  dönerci  değil  tostçu  olduğunu söylesem mi  söylemesem mi  bilemedim.    Bekir  Abi  ile  eşi  Vildan  Abla’nın  şu  meşhur  tostçu  dükkânı,  okulun  arka  sokağındadır.  Arkadaşlarla  arada  uğrarız .  Sanayi  tostu çok  lezzetlidir. Acaba işleri  büyütüp  tavuk  dönerciliğe mi geçmişlerdi ? Bekir  Abi, geç  vakit  resim  kâğıdı  aramak  için kasabada  dolandığına  göre belki de içmişti.

    Vildan’ın  günlüğünden…

                                                                                                                    9  Ekim  2025

       Kocam belediye  iş  hanının  tuvalet  merdivenlerinden  düşmüş.  Radyocu Sercen,  onunla  ilgilenmiş . Bez  ıslatıp  başına koymuş. Dükkân,  önceki  günlere  göre daha  kalabalıktı.  Telefonla  arayıp   “Nerede  kaldın ?..”  diye sormasam  olan  bitenden  habersizdim.  Düşmenin  ardından  Bekir,  kendini  tavuk  dönerci  zannetmeye  başladı.  

        Evet, resim yapmayı  severim. Bazen  oğlanın  resim ödevlerini  yaparım. Bekir de  severdi  resim yapmayı  fakat o  saatte, oğlanın  ödevi  için  resim  kâğıdı  aramaya  gitmedi. Resim  kâğıdı arama  hikâyesi  nereden çıktı  anlamadım.  Hırdavatçı  arkadaşından elektrikli  matkap ödünç alacaktı ; Bekir , bunu  nasıl  hatırlamaz… Depodaki dolabı  duvara  sabitleyecekti.  Tostçuyu  açarken sadece el ilanları  dağıttık. Büyük  afişler bastırmadık,  radyoda reklamlar yaptırmadık ; hepsine gücümüz yetmezdi.  Hâlâ  ufak  tefek  tamirlerle biz  uğraşıyoruz.

         Bekir,  tostçu  dükkânımızı  ilk  kez  görüyor  gibiydi. Pembe  plastik  sandalyelere, mavi kırmızı ekose  desenli  dertsiz  masa  örtülerine, duvarları  kaplayan plastik sarmaşık yapraklarına  küçümseyerek   baktı . Duvarların  plastik  yapraklarla kaplı oluşuna  inanamıyorum,  dedi :

    -Senin  tercihindi,  dedim.

    -Benim  tercihim mi ?..

    -Dükkânda  eskiden  beri duruyordu bu sarmaşık ; çıkarmayalım,  dedin. Hem  fazla  para  harcayamazdık.

    – Eskiden  beri  mi ?

    -Burası  eskiden de  tostçuydu  hayatım; biz  öğrenciydik ; sonra  kapandı. Başka  başka  şeyler  oldu ; bijuteri,  kuaför,  kafe … Kim  geldiyse sarmaşıklara dokunmadı.

         Doktora  görünmesinden   başka  çare olmadığına  karar  verdim. Gittik : Kocam,  geçici  bir  hafıza  kaybı  yaşıyormuş.

    4

     Sercen’in  günlüğünden…

    10  Ekim  2025

        Sevgili  Günlük;

        Vildan  Abla’yı  aradım. Bekir  Abi’nin  geçici  bir  hafıza  kaybı  yaşadığını  öğrenince çok  üzüldüm,  korktum , suçluluk   hissettim. Kapının  ardında biri  olduğunu bilsem  öyle yüklenmezdim,  asla  yüklenmezdim. Radyoda ,  akşam dokuzdan sonra   benden  başka  kimse  kalmazdı ki…

        Öğlen  radyoya  gitmeden,  geçmiş  olsuna  tostçuya   uğradım.  Oturacak  yer  yoktu. Son  günlerin  en  çok  dinlenen  şarkısı  “Damarlarımda  kan  kalmamış,  zavallı  kalbim  ne  yapsın.”  duyuluyordu. Kendini  tavuk  dönerci  zanneden Bekir  Abi’yi  tezgâhın gerisinde  tost  yaparken  buldum. Anlaşılan, geçici  hafıza  kaybı onun  tost  yapmasına  engel olmamıştı . Bekir  Abi, okulun  arkasındaki  bu  dökük ve   şirin  yerde tost  bastığını  unutmamıştı.  

           Peki,  ben  neyle  karşılaşacağımı  bekliyordum ? Tek kişilik  hastane  odasında  pijamalarıyla  yatağa oturmuş, boş  gözlerini  cama   dikmiş bir  Bekir  Abi  bekliyordum. “Sen  tavuk  dönerci  değilsin,  tostçusun…”  gerçeğini  dile  getirenleri şiddetle  reddeden  ve  sakinleştirici  iğnelerle zapt  edilebilen bir  Bekir  Abi  göreceğimi  düşünmüştüm.

    – Hâlâ  kendini  tavuk  dönerci  zannediyor,  dedi  Vildan  Abla. Sözde  babamın  bize verdiği  çarşıdaki  dükkânda  tavuk  dönercilik  yapıyormuşuz. Doktor   ilaç da  yazmadı. Zaman  içinde  normale  dönecekmiş.

       Adam  düşerken  başını  çarptı ; hafızasını kaybetti. Şu  suçluluk  hissinden  kurtulmalıydım . Sabahtan  öğleye  kadar  tostçuda  çalışsam ;  en  azından  servise  yardım  ederim.  Maşallah,  tostçunun müşterisi bol. Vildan  Abla her şeye  yetişemiyor.  Kadıncağız  beni  yatıştırmaya  çalıştı :

    -Üzülme,  iş  hanının  girişindeki  hırdavatçıyı bilirsin ;  Bekir’in  arkadaşıdır. Arkadaşından elektrikli  matkap ödünç  alacaktı  Bekir ; arkadaki  dolabı  duvara  sabitleyeceğiz. Bizimki  varıncaya  kadar adam   dükkânı kapatmış ,  gitmiş.  Kapatmış  ama  Bekir,  hani arkadaşım  içeridedir, hemen  gitmemiştir , diye  sağa  sola  bakınırken  tuvalet kapısından gelen sesi  duymuş. Gördün mü… Kendini  suçlayıp  durma…

    Vildan’ın  günlüğünden…

                                                                                                              10  Ekim  2025

        Babam, bize çarşının göbeğindeki  dükkânını vermek istemişti. Okulun  arkalarında, harap yerde  ne  işiniz  olur , dedi. Bu  fikre  baştan  karşıydım. Orada,  ablam  Ferhan’la  kocası  Nedim  Abi’nin de hakları vardı.  Fakat  kayınpederinin teklifi  Bekir’in hoşuna  gitti.  Dönerci,  pideci, kebapçı açma   planları  yapıyordu. Acaba  bu  yüzden  mi aklı karıştı,  kendini tavuk  dönerci zannetmeye  başladı ?  Hastanedeki  doktora  bahsettim. Doktor  son  derece  ciddi,  epeyce  düşündü  düşündü  düşündü…

         Ben  bu  harap  yeri  seviyorum.  Bekir de  seviyor. Plastik  sarmaşıkları  bilerek  kaldırmadık. Altını  boyamak gerekecekti.  Boyaya  para vermeyelim,  dedik.

         Yaşadıklarımızı  etrafa duyurmadım. Ben,  oğlan , Sercen,  bir de hastanedeki doktor biliyor. Dedikodu kasabada  anında  yayılır : Sanayi  tostçusu  Bekir’in  kendini  tavuk  dönerci  zannettiği bir duyulursa artık  durmadan konuşurlar. Radyocu  gencin   yarım  gün  yanımızda çalışma önerisini bu  yüzden  kabul  ettim.  Kocamın ,  iyileşene  kadar göz  önünde  olmasını  istemiyorum.  Eleman  arama düşüncesi  epeydir kafamdaydı  zaten  : Sercen,  ağzı  sıkı görünüyor.

         Çocuktan  hoşlanmıyorsun,  dedim Bekir’e ; hangi  çocuk,  diye  sormadı.

    -Fazla  kibar…

    -Ne  var  bunda ?..

    -Tavuk  döner  reklamını ,  şiir  okur  gibi okuyor.

    – Vicdanı  rahatsız. Merdivenlerden  düşmene kendisinin sebep  olduğunu  düşünüyor. Yarım  gün  yanımızda  çalışmayı  bence  bu nedenle  istedi.

    -Radyoda  işi  yok muydu ?

    -Öğleye  kadar  burada  olacak ;  aynı  zamanda ketum… Kasabalı,  bire  bin  katmayı  sever, bilirsin…

        Kendini  tavuk dönerci zanneden  kocam, sucuk dilimlemeye  başladı. Hafızası  geri  gelmezse ne olacaktı ? Başka  doktor,  başka  hastane  araştırmalıydı. Onu  yalnız  bırakmaya  korkuyorum. Depoya  gitti.  Beş  dakika  geçti  geçmedi; kopan gümbürtüye  koştum: Vakit  bulup da  duvara  sabitleyemediğimiz dolap  Bekir’in  üzerine devrilmiş.

    5

          Karım  beni  deli  zannediyor. Bakışlarından  anlıyorum. Vildan,  başıma  gelenleri  kimseler  duymadan  bir  an  evvel  iyileşeyim  derdinde…  Tezgâhta  tuz  kalmamış ;depoya  gittim.

         Tuza  uzanırken  dikkatimi  çekti ; dolabın  üzerindeydi. Neymiş   acaba ,  diye  aldım. Çerçeve  eskiydi,  tozluydu. Açılır  kapanır  sandalyede  kasımpatılar ; hiç  beklemiyordum. Kaçıncı  sınıftım, lise  yıllarımdan,  sene  sonu  sergisinden bir  parça… Hem de  çerçevelenmiş. Saklamışım, atmamışım ; resim  severdim, resim  çizmeyi ;  resim boyamayı severdim. Sulu boya, natürmort kasımpatıların  alt  köşesinde adım  yazıyor. Zordur  sulu  boya.

       Şimdiyse ben, kimsenin inanmadığı  Tavuk  Dönerci  Bekir ; duvarları, yıllanmış  plastik  sarmaşıklarla kaplı bu yerde  sanayi  tostunu gözüm  kapalı  yapabilirim.  Tavuklu,  beyaz  peynirli,  kaşarlı,  sucuklu  çeşit  çeşit  tostları dakikasında  basar ,  sıcak  sıcak  servis edebilirim . Mutlu muyum ?..  Evet… Sanırım… Hayır, duvarları  yıllanmış plastik  sarmaşıklarla kaplı bu  yerde mi  mutluyum ?.. Saçmalığın daniskası ;  delirdim mi  gerçekten ?..

       Açılır  kapanır  sandalyeye,  turuncu  ebruli  kasımpatılara  daldım. Dolabın dengesi  bozulmuş.  Dolap  sallanmaya  başlamış. Dolap ağır  ağır   devriliyor ;inanın fark  etmedim. Birden  dünyam  karardı.

    6

         Gözlerimi   açtım.    “Damarlarımda  kan  kalmamış, zavallı  kalbim  ne  yapsın”  şarkısı  çalıyordu. Tostçu  dükkânında,  arkada, depoda  değildim .Ortada ne  sulu  boya  tablo,  ne de duvara  öylesine  dayanmış   dolap  vardı.  İyi misin  Abi…,  diye  üst  üste  sordu  Sercen. Belediye  iş  hanı  tuvaletinin  kaba,  beton  basamaklarının  dibindeydim. Sercen,   dehşetli bir  şaşkınlıkla  bakıyordu bana ; korkmuştu. Radyo  programına  ara  verdi. Gitti ;  yayını  otomatiğe  ayarladı. Şarkılar  peş  peşe  çalacaktı. Başıma  koymam  için  ıslak  bir  bez  buldu  geldi. Düşerken başımı mı   çarpmıştım  ?..  Ne  ambulansı  arattırdım  ne  de  kimseyi…

        Oğlana resim  kâğıdı bulmalıydım , radyonun  ışıklarını  görünce de uğrayıp reklam  konusunu  konuşayım,  dedim. Tuvalet  kapısından  gelen  sese  yöneldim. Kapının  birden açılıp  bana  çarpacağı,  merdivenden  yuvarlanacağım  aklıma  gelmezdi. Belediyenin iş  hanında,  o  saatte  ne  işim olabilirdi ?..  Sercen  bu  sefer  “Hangi  reklam  Bekir  Abi ?”  diye  sormadı ; ben “Tavuk döner  reklamı  oğlum !.. Tanıtım yapın  diye  para  vermedik mi radyonuza…” cevabını  vermedim. Etrafıma  baktım. Hayatım normale dönmüş müydü ?.. Yoksa  tuhaflık  sürüyor muydu ?..

         “Sen  şu  reklamı bir  okusana.”  dedim.

         Yayın  odasında,  eski  büro  koltuklarına karşılıklı oturmuştuk. Radyocu  genç,  reklamı  okusa mı  okumasa mı ; kararsızdı. Az  evvel  merdivenden yuvarlanmıştım.  Hastaneye  gitmek  en  doğrusu  olmaz mıydı ?

         Sercen’e   “Arkadaş , sen benim  neler  yaşadığımı  bilmiyorsun ;  okulun arkasındaki  dökük  yerde  sanayi  tostu yaptım ve   gerçekte  tavuk  dönerci  olduğuma  kimseyi   inandıramadım . Yaaa… Böyle  bir  deliliğin   içinden geliyorum. Merdivenden  yuvarlanmak  bu deliliğin  yanında  nedir ki,  bırak  doktoru  hastaneyi…”  demeyi  isterdim.  Demedim ; çünkü  radyocu  genç, duydukları  karşısında kesinlikle  aklımı  oynattığım  sonucuna varır  ve   beni  apar  topar  hastaneye  götürürdü :

    -Oku  oku, dinliyorum…   

    -Epeyce  çalıştım  Abi ; yüksek  sesle  prova  ettim.  Özellikle  de “Çok  yakınız,  halk  eğitim  merkezinin  çaprazında,  köşedeyiz…” cümlesini defalarca tekrarladım…

    -…Halk  eğitim merkezinin  çaprazında mıyız ?..

        Sercen  o kadar  heyecanlıydı ki  dediğimi   duymadı  bile. Halk eğitim  merkezinin  çaprazındaysak demek  normale  dönmüştüm. Ben,  Tavuk  Dönerci  Bekir ;  halk eğitim  merkezinin  çaprazında,  kayınpederimin  dükkânında, tavuk  dönerciyim. Banka  kredisinin  ödemeleri zorluyor,  bacanak kira  istiyor, işler de istediğimiz gibi değil  ;  çok  şükür…   

    – Prova yapa  yapa   ezberledim  zaten… Halk  eğitim  merkezinin  çaprazında,  köşedeyiz… Menümüzü mutlaka  deneyin. Tavuk  dürüm,  tavuk  servis,  tavuk  İskender,  tavuk  beyti, turşu  çeşitleri, sütlü  tatlılar… Tadına  doyamayacak,  yine yine yine  gelmek  isteyeceksiniz !

          Saat   neredeyse  gece  vakti ; belediye  iş  hanında,  yerel  radyoda, canla  başla  tavuk  döner  reklamı  okuyan radyocu  genci  dinledim.  Aslında  okuyuşunda değişen  pek  bir şey yoktu.  Ne  yaparsa  yapsın  yapış  yapış  kibarlıktan  kurtulamıyordu.  Sercen’e  acıdım  birden.  Başıma  koymam  için  getirdiği  ıslak  bez  bile  acınasıydı,  zavallıydı…  

    – Güzel…Beğendim…,  dedim.

    -Beğendin mi  gerçekten  Bekir  Abi ?

    -Evet, beğendim…

    -Beğendin  fakat  reklamları  başkası  okuyacak galiba…

    -Başkası  okuyacak,  ne  demek ?

    -Haklısınız ; okuyuşum,  tavuk  döner  reklamı  için fazla  kibar kaçıyor. Yerime birini  arıyorlar .

    -Çıkardılar mı  seni  yoksa ?.. O zaman ne  diye çalıştın tavuk  döner reklamına  ?

    -Hâlâ  reklamlar bende  Bekir  Abi ; yerime geçecek  biri  bulunana  kadar…

    -Seni  radyodan  çıkaracaklar mı Sercen  ?..

    7

          Ankara ve Kayseri  arasında  bir  yerlerde   Tavuk  Dönerci  Bekir, hayatının  normale dönmesine  sevinip  sevinmediğini  tam  olarak  bilemedi. Bilmediği  daha  pek  çok  şey  vardı. Karısı  Vildan’ın ,  yerel  radyocu  Sercen’in   günlük  tutup  tutmadığını  bilmiyordu. Okulun  arka  sokağındaki  salaş  dükkânın  duvarlarını  plastik  sarmaşıkların  kaplayıp  kaplamadığını bilmiyordu.  Sulu boya  natürmort resmin nerede olduğunu  ve  Sercen’e niye gıcık  olduğunu  bilmiyordu. Belediye  iş  hanından  çıktı.

        Arabasını  okulun  arkasına,  karanlık  sokağa  sürdü.  Salaş  dükkân  ürkütücüydü  ;arabayı  durdurdu;  dükkânın camlarından içeriyi  görebilmeyi  aklından  geçirdiyse  de tanıdık birine  rastlamaktan  çekindi.   

        Yan  taraftaki  koltukta  duran  resim  kâğıdına  baktı Bekir.  Radyocu  gencin  işsiz kalmasından  rahatsızlık  duydu. Koltuktaki  resim  kâğıdı,  Bekir’in  içini  sızlattı. Kendini  bu  çocuğa  borçlu  hissediyordu. Hafızasını kaybettiğinde,  tostçuya  gelip  yarım  gün  onlara  yardım  etmeyecek miydi ?..

        Tavuk  Dönerci  Bekir’i  bir  gülme  aldı ;  güldü,  güldü,  kahkahalarla  güldü… Kendini  tavuk  dönerci  zanneden  sanayi  tostçusu  Bekir’e  güldü…Sercen  suçluluk duyuyordu. Tuvaletin  kapısının  hızla  açılmasına,  kapının  Bekir’e  çarpmasına ve Bekir’in  kendini  tavuk  dönerci  zannetmesine  neden  olmuştu. Sercen  yarım  günlüğüne  tostçuda  onlara  yardım edecekti. Bekir  güldü,  güldü… Telefonu  çaldı:  

    -Hâlâ  resim  kâğıdı mı  arıyorsun ?

    -Yoldayım,  geliyorum  hayatım…

    -Sen  gülüyor musun ?

    – Gülüyorum…

    -Neye  gülüyorsun  Bekir ?

    -Ya  boşver,  geliyorum ;  resim kâğıdını da buldum…

    -Aaa…Bu  saatte…

    -Sercen   sağ olsun…

    -Sercen mi  sağ  olsun ? İçtin mi sen ?

    -Hayır,  içmedim…

    -Ay  alemsin  Bekir ;  radyocuya  sinirlenip  evden  çıkıyorsun,  şimdi de  kalkmış “Sercen  sağ olsun !”   diyorsun,  öte  yandan gülüyorsun…

    -Kız  arkadaşı  resim  bölümündeymiş,  resim  dosyasını  radyoda  unutmuş ;  şanslıyız  anlayacağın…

    -Sercen’in  kız  arkadaşı mı  varmış ?

    -Ayrılmışlar ; bu  arada , çocuğu  radyodan  çıkaracaklar gibi…

    -Kız ,  kasabadan mı ?

    -Yarın, radyodakilerle bir  görüşeyim  diyorum ; o  kadar da kötü  sayılmaz,  kibar  mibar, olsun ; işini  seviyor…

    -Kız,  kasabadan mı ,  diyorum…

    -Borçlu  kalmak  istemem Sercen’e…

    -Sercen’e  neden  borçlu  kalacakmışsın ki ?..

    -Sabah,  bizim  reklam  yüzünden biraz  sert  konuştum…  Çalışmış ama  kerata; benden  sıkıyı  yiyince  kendi  kendine  prova  yapmış…

    -Hiçbir şey  anlamadım… Demek  kız  arkadaşı  varmış… Ben de kira  meselesini  konuşmak  için Nedim Abi’ye  gittin sandım … 

      Bekir,  salaş ve  harap  dükkâna  baktı .  “ Yok,  gitmedim  Nedim  Abi’ye…Haklılar ne de  olsa…”   dedi.  Vildan,  Bekir’in söylediklerini  tam  olarak  duyamadı . Çünkü  radyoda son  günlerin  en   sevilen  şarkısı  Damarlarımda  kan kalmamış,  zavallı  kalbim  ne  yapsın”  çalıyordu.

       Karısı “Bu  saatte  nereden  bulacaksın  resim  kâğıdını…”   diye  arkasından  seslenmişti  ama  Tavuk  Dönerci  Bekir,  resim kâğıdını  buldu. Kontağı  çevirdi, arabayı  çalıştırdı;  kasabanın  karanlık  sokaklarından  geçerek  evine  gitti.

                                                                                                            ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                                ANKARA/2026

  • EVİN ATI SATILMADAN ÖNCE

    EVİN  ATI  SATILMADAN ÖNCE

        Şimdi  anlatacaklarım evin  atı  satılmadan  önceydi.  Yaz  sıcaklarında  bostanlar  gece  sulanırdı. Uykunun  tam  ortasında  su  nöbetine  kalkılırdı. Suyu  kaçırmamak  gerek. O da su  nöbetine  tek  başına kalkar . Niye  tek  başına ? Savaş  yılları… Dul  kaldığında  yirmi  dört  yaşındaymış.  : İki  çocuğa,  kayınvalideye,  kayınvalidenin  kayınvalidesine bakacak.  Kayınvalide, kayınvalidenin kayınvalidesi  onun evlenip gideceğinden  korkarlarmış. İsteyeni de  var üstelik.

        Suyu  kaçırmamak  gerek… Sebzeler,  meyveler,  asmalar  su  ister. Gece  zifirî  karanlık. Gemici  feneri  gaz  lambası  ışığında  bel  küreğinin  sapını  tutar ;  Allah  korusun  gelse  biri,  yaklaşsa  karanlıkta… Gencecik kadın ; tatlı uykusunu  böler, suyu  bekler.

       Evin  atı  satılmamıştır. Kızı  evlenir.  Damadın  kiraz  bahçesi  kasabanın  üç  kilometre  dışında. Damadın  ailesi  kalabalık ;  yazı  kiraz  bahçesindeki bağ  evinde  geçirirler. İşleri  güçleri hiç  bitmez.  Üç  kilometrelik  bir  mesafeden söz  ediyoruz. İnternete  baktım: Arabaya, otobüse,  taksiye  göre  hesapladı. Kadın  o  sırada  elli  yaşında  ya  var  ya  yok…Kadın biner  ata,  çıkar  yola ; kızını,  damadını,  torunlarını  görmeye gider. Bazı  günler yürür. Giderken  yürür,  dönerken  yürür. Toplamda  altı  kilometrelik yol… Döndükten  sonra da  kuyudan  çektiği  buz  gibi  suyla  yıkar  bacaklarını.

        At  satılınca  yerine cip aldılar. Ama  çok  sonra olur ; torunları vardır  artık. Doru  at  gitti,  yerine  cip  geldi. Cip  daha  çok  iş  görecek ; arkaya üstü  açık  römork  taktılar. Daha çok  yük  taşınacak. Doru  atın  bir  fotoğrafı  yok. Cipin,  römorkun  fotoğrafı  var doru  atın fotoğrafı  yok. Keşke kadın  atın  sırtındayken  çekilmiş  bir  fotoğrafı  olsaydı. Tabii,  böyle  bir  fotoğraf için kasabanın  fotoğrafçısını  çağırmak icap  edecekti. Dul  bir  kadın  için olanaksız  işler  bunlar… At  satılınca  kadın, üç kilometreyi  hep  yürüdü.

          Ata  binip de kızını,  torunlarını yokladığı günlerden  birinde  ahbabı bir  kadını  terkisine  almış ; kadın da  kasabaya  dönüyormuş. Ne güzel,  yol  arkadaşlığı ederler.  Çene  çala  çala giderlerken  ahbap hanım,  sen  düş !  Bizimki, arkasındaki  yolcunun düştüğünün farkında  değil. Bir  ses, bir  inleme,  bir  bağırma filan da  duyulmamış. Eh, uçsuz  bucaksız  ekin  tarlaları ;  kimse  duymamış,  kimse  görmemiş. Oturduğu yerden  yuvarlanıp giden  kadın hafifçe   toparlakmış. Yuvarlandığı  yerden  seslenememiş garibim, kalakalmış öylece . Kim bilir ne  zaman anlaşıldı  düştüğü… Öbürü de dünyadan  habersiz ,  konuşa  konuşa yola  devam  edermiş…

        Su  nöbetine  kalktığı  gecelerden  birinde de  uzaklardan gelen  ışığın, koyu  karanlığı aydınlattığını  fark  etmiş. Göz  gözü  görmez  karanlık  gökyüzünde bir ışık belirmiş. Korkmuş,  heyecanlanmış ; gök  kapısı  zannetmiş  ışığı. İşte,  bütün  duaların  kabul  olduğu  andır. Şükrediyormuş. Her  kula  nasip olmayacak  şey çıkmış  karşısına. Başlamış dua  etmeye ;  gök  kapısı  kapanmadan sıralamalı  dualarını.  Meğer  bağ  komşularından  birinin ev  kapısı  açık  unutulmuş. İçerideki  ışık, projektör  gibi yayılmış zifirî gökyüzüne.

          Kaç  yıl  önceydi  ; Mars’ın Dünya’ya  en  yakın  olduğu  günlerde insanların bu tabiat  olayını  kaçırmamak  ve  keyifle izlemek için  açık  alanlarda  semaver  yakıp  çay  demlediklerini  hatırlıyorum. İki  kadının  at  sırtında konuşa  konuşa gittiği zamanlarda  Mars Dünya’ya mı  yaklaşmış,  Dünya’dan mı  uzaklaşmış kimin  umurundaydı  ya da bu olaydan kaç  kişinin haberi  vardı ?..  İn  cin  top oynuyordu  etrafta.  Üzerinden  neredeyse  doksan  yıl  geçti.

        Atın  arkasından düşüp  yuvarlanan  kadıncağızı  merak  ettim.  Bilen  yoktu. Kahkahalarla gülerek  “…Herhalde geri dönüp bulmuştur ahbabını, tarlaların  ortasında bırakacak hâli yok…”  dediler. Ama yine de  merak ettim,  zavallıcığın  koluna,  bacağına bir  şey  oldu mu,  diye…

                                                                                                              ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                                    ANKARA/2026

  • KIRK ÜÇ YIL

    KIRK ÜÇ  YIL

        Hamide  “Rahmetli  şimdi  burada  olsaydı, tanımadığım  bir  erkekle , evde  böyle karşılıklı  oturduğumu görseydi…”  dedi ve  hafifçe  kırıttı.

        Dedektif  Üstün  Umar,  tepsiye  kat  kat yaydığı  yufkaları  yağlayan kadına  şüpheyle  baktı. Hamide  kısa  boyluydu,  tombuldu,  başı  yemeniliydi.  Sedat  Görgülü’yü evliliklerinin başında, nedense  birkaç  kez  terk  etmiş,  birkaç  kez de  pısırık,  beceriksiz  kocasına  geri dönüvermişti.

        Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar,  mutfak  masasının kenarında,  taburedeydi. Buraya geliş  nedenini   kadına  hatırlatmak  istedi. Hanımefendi,  Sedat  Görgülü  cinayetini  araştırıyoruz.  Hem   dikkatinizi  çekerim,  karşılıklı  oturmuyoruz. Siz  ayaktasınız. Su  böreği  yapıyorsunuz. Yarın  kocanızın  yedisiymiş … Konu  komşuyu çağıracakmışsınız… Dedektif  bunları  düşündü  ama  düşündüklerini  söylemekten  vazgeçti. Hamide  üçüncü  yufkayı önce  sıcak  suda  haşladı  ardından buzlu  suyla  dolu kaba yavaşça bıraktı . Metal kaşık  kullanıyordu. “ Su  böreğini de  pek  severdi  rahmetli…”  diye  kendi  kendine  konuştu.   

    • Kocanızın,  arkadaki  eski  kömürlükte  ne  işi  vardı ?
    • Emekli oldu ya… Bir  şeylerle  uğraşıyordu kömürlükte.  
    • Keçiören’deki  daireden  ne  zaman  haberiniz  oldu  ?
    • Kiracı  aradı  başsağlığına… Kadın, yazdan beri parasız  oturuyormuş . Bisikleti  var kömürlükte.
    • Kimin bisikleti,  kadının mı ?
    • Sedat’ın… Gençliğinde  meraklıymış bisiklete  binmeye ; paslı,  dökük bir  şey.  İnerdi, pis yerde sağını  solunu kurcalardı… Hırsız  dadandıydı kömürlüklere,  kırmadık  kilit  bırakmadı… Kim  ne  yapsın senin  hurda  bisikletini…
    • Siz  neredeydiniz  o  sırada ?
    • Hangi  sırada ?
    • Cinayetin işlendiği  sırada.

            Hamide,  diğer  kaptan  peynirli  harç  aldı.  Peynirli  harcı, yaydığı  yufkanın  üzerine  parmaklarıyla  serpti. Kocası  kömürlükte  bisikletle  uğraşırken kendisinin  nerede  olduğunu söyleyecekti  herhalde:

    • Altın günündeydim.
    • Altın  gününe geç gitmişsiniz  ama ; soruşturmada öğrendik.
    •  Kuyumcuya uğradım,  altın  aldım… Amaaan… Saklarsa  saklasın ; yuva  kadar  ev,  ne  işe yarayacaksa… 
    • Keçiören’deki  evden bahsediyorsunuz yanılmıyorsam…
    • Kötü  niyetli  olmayacaksın şu  dünyada. Tavanları  akmış  hem… Onartmaya kalksan ev  parası  gider. Bak  sakladı da  ne  oldu ; sonunda  çıktı ortaya.

        Kadın  birden  durdu. Haşlamak  üzere  eline  aldığı  yufkayla Üstün  Umar’a  baktı. Şu  polis,  onun  Keçiören’deki  evi  önceden  gördüğünü  anlamış mıydı  acaba ?.. Maalesef iş  işten  geçmiş,  Cinayet  Masası  Dedektifi  Üstün  Umar  Hamide’nin Keçiören’deki  evi  bildiğini  çoktan  anlamıştı.

         Kendimi çok  beğenirim,  dedi  Hamide. Rahmetliyle  evlendik. Bana  göre  değildi.  Hayallerimde başka başka  hayatlar  vardı ;  başka  başka giyim  kuşamlar,  güzeldim  ben… Kaşım,  gözüm,  saçım  güzeldi…Bu  hâlim  aldatmasın  sizi… Çoluk  çocuk da  olmadı ; kısmet  değilmiş. Yürüttük  bugüne  kadar.  Gitsem  nereye… Maaşım yok ki… Baktım  anama  babama,  yengemlere hizmetçi olacağım… Ya  Sedat’ tan  daha  iyisini de bulamazsam…

    -Kiracıyı tanıyor musunuz ?

    -Nereden  tanıyayım  kadını ?

    -Kadın  olduğunu  biliyorsunuz  ama…

    -Başsağlığına aradı ya…

    -Kızgın  değilsiniz  o  zaman ?

    -Kime ?  Kadına mı ?

    -Hayır,  Sedat  Görgülü’ye ;  kocanıza…

    -Niye  kızayım ?

    -Teyzesinden  miras  kalan  evi  sizden  sakladığı için…Size  güvenmiyordu galiba. Çekip  giderdiniz. Boşanma davası açardınız. Malında  mülkünde  hak  iddia  ederdiniz.

    -Malı  mülkü mü ? Ayol,  ölenin arkasından konuşulmaz  ;  mal  mülk  sahibi  olacak  adam değildi Sedat. Baksanıza  kadından  aylardır  kira  almıyormuş. Bedava… Oh ne  âlâ…

    -Yalan söylüyorsunuz,  dedi Dedektif.

    – Vallahi  billahi…  Kadının  parasız  oturduğunu  dünya  alem  biliyormuş…

    -Ondan  bahsetmiyorum ;  altın  almayı  unuttuğunuz  için kuyumcuya uğrama yalanından  bahsediyorum. Kuyumcuyla da konuştuk…

    -…

    -Sedat  Görgülü,  arkadaki  eski  kömürlükte,  bisikletin  paslı  kısımlarını  tel  fırça  ile zımparalıyordu. Biri  geldi.

       Hamide  birden  atladı:

    -Hayır… Ben  değilim…

    -Sizsiniz  demedim  zaten  fakat  kim  olduğunu  biliyorsunuz.

        Kadın  hâlâ  yufka  haşlıyordu.

    -…

    – Altın  gününe  gidiyordunuz ;  eve  neden döndünüz ?     

    -…

        Bundan  kırk  üç  yıl  önce,  ilkokul  öğretmeni  pısırık,  beceriksiz  Sedat  Görgülü’ye   çok  uzaktaki  teyzesinden,  Keçiören’de  iki  oda,  salomanje,  sobalı bir  daire  miras düştü. Kapının  zili  çaldı.  Adam heyecanlandı ; belki de karısı Hamide , yine pişman olup  geri dönmüştü.  Hayır,  postacıydı  gelen. İki oda,  salomanje,  sobalı  dairenin miras  haberini  taşıyan  zarfı  getirdi. Soğuk bir  şubat ikindisiydi. Sedat  Görgülü,  zarfı  antrede  açtı. Mirası öğrendi. Öğrendikten  sonra  gitti,  ocağa çay  koydu. Sonra da   matematik  yazılı  yoklama  kâğıtlarını  okumaya  kaldığı  yerden  devam  etti. Soru  beş : Bakkaldan  alınan tahin  helvası dörde bölünür. Her  parçanın  bilmem  ne  kadarı  yenir. Geriye  kalanı  bulun. Pısırık,  beceriksiz  ilkokul  öğretmeni Sedat  Görgülü,  çok  uzaktaki  teyzesinden  düşen  mirası  bir  yıllık  karısından  sakladı.

        Hamide,  altın  gününe  götüreceği  altını evde  unuttuğu  için geri  döndü. En kötüsü  evin anahtarlarını da  unutmuştu. Neyse ki  kocası  kömürlükteydi.  Belki  bulurum ümidiyle  çantasını  karıştıra  karıştıra  arkaya  yürüdü. Kocasının  sesini  duydu. Kimle  konuşuyordu ?.. Yumuşak,  sıcacık  bir  ses… Gülmeler filan… “Baaak  seeen…  Dur  ben  geleyim  de  ayrıntıları  senden  dinleyeyim…”  gibi şeyler söylüyor adam. Genç  bir  kızken  giydiği  kırmızı  ekose  etek,  ceket takımını  hatırladı Hamide.  Herkesten  farklıydı,  farklı  olmaktan  mutluydu.  Çaresizdi ;  Sedat  Görgülü’yü  kırk üç yıl  sonra  terk  edemezdi artık. İki  oda,  salomanje,  sobalı  apartman  dairesini  ondan  saklasa  bile terk  edemezdi. Kiracı  kadından  kira  almasa bile…  Kocası,  telefonun  diğer  ucundakiyle   konuşmaya  devam  ediyordu. Hamide  son  olarak  Sedat  Görgülü’nün  ağzını  yayarak  gülüşünü ,  “Gelirken  ne  getireyim güzelim …”  sözünü  hatırladı.

        Kömürlükten  çıktı. Üstünü  başını  düzeltti. Kömürlüğün  tozu,  pisliği bulaşmış mı  diye  kollarına,  eteğine  baktı. Parmaklarına bulaşan  pası yıkaması  gerekiyordu. Üçüncü  kata  çıktı.  Altını  ve  kendi  anahtarlarını  portmantonun  üzerinde bırakmıştı. Nasıl  göründüğüne  boy  aynasında  yeniden  baktı. Kumaştaki pas lekesi kolay  kolay  temizlenmezdi.  Seyranbağları’ndaki   apartmandan  epeyce  uzaklaştı. Dolmuşa  bindi. Dolmuştan  indi.  Sedat Görgülü’nün  ev  anahtarlarını,  karşısına  çıkan belediye  çöp  torbalarından  birine  attı. Sonra da  altın  gününe gitti.

        Hamide,  su  böreğini  gözü  kapalı  yapardı. Altın  gününe  giderken  eve  ne  diye döndüğünü düşünüyordu. Taburede  oturan  şu  polis,  nasılsa öğrenecekti her şeyi…Su  böreği  yapmaya  devam  etti,   çünkü rahmetli  kocası  su  böreğini  çok  severdi. 

                                                                                           ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                             ANKARA/2026

  • ŞARKI

        Kadın, televizyon  programında  deli  bir  kahkaha  attı.  Bakışları  bile  deliydi. “Hayır,  zannedildiği  gibi  aşk  şarkısı  değil …”  dedi. Sonra  çatlak  sesiyle  şarkıyı  söylemeye  başladı: “Damarlarımda  kan  kalmamış,  zavallı  kalbim  ne  yapsın…”   Durdu.  “Hastanelik  oldum…”  diye  kameraya  bakmadan  kendi  kendine  konuştu : “ Gözlerimi  açtığımda kocaman  bir  salondaydım . Kabloları  göğsüme  bantlanmışlar;  ayakkabılarım  ayağımda… Şimdi  bu  şarkıyı düğünlerde, gece  kulüplerinde,  partilerde  çalıyorlar.  Romantik  danslar  yapılıyor…İnanın  hoşuma  gidiyor. O  kocaman  salonda  gözlerimi  açtığım saniyeyi unutuyorum. Yanımdaki  sedyede  kabloların,  hortumların  arasında  yatan  ihtiyar  adamı unutuyorum. Doktor  kızdı  bana ;  damarlarımda  kan  gerçekten  kalmamış. Nasıl  haberim  olmazmış… Yolda nasıl  yürümüşüm, nasıl  yaşamışım, nasıl  konuşmuşum,  nasıl  yazmışım, nasıl beste  yapmışım…”

        Kadın  yine  güldü : “Doktoruma  teşekkür  etmeliyim ; ilham kaynağımdır  kendisi.”  Kameraya  döndü:  “ Canım  doktorum,  sana  sonsuz  teşekkürler… Bana  kızdığın  için  sana  kızgın  değilim… Eeee… Kan  olmayınca  kalp neyi  pompalayacak…”  Ardından  öpücük  gönderdi kameraya ; şarkının geri  kalanını  söyledi.

       Meslek  lisesi mobilya  ve  iç  tasarım bölümü mezunu  Sercen, televizyon programını seyredemiyordu çünkü  çalıştığı  radyoda,  çarşıdaki tavuk  dönercinin  reklamını  yapmak  zorundaydı: “Çok  yakınız, halk  eğitim  merkezinin  çaprazında, köşedeyiz. Efsane  menümüzü  mutlaka  deneyin. Tavuk  dürüm,  tavuk  servis,  tavuk  İskender, tavuk  beyti,  patates  kızartması, turşu  çeşitleri, özel  soslar, salatalar… Tadına  doyamayacak,  yine  gelmek  isteyeceksiniz.”

       Tavuk  döner  reklamı, hiç  tanınmayan  yerel radyo  kanalının  frekansından  etrafa  yayıldı . Yerel  radyo,  Ankara-  Kayseri  arasında  bir  yerlerdeydi .  Reklamı  veren  iş yeri  sahibi  uyardı,  Sercen’i ; “Birader  ne  biçim okuyorsun… Kibar,  çıtkırıldım ; şey  gibi… Dönerciyiz  biz, tövbe  tövbe…Sesin çıksın yahu, duyan  duymayan  kalmasın !..”   Uyarıları  ciddiye  aldı   Sercen. Sonuçta emir  kuluydu.  “Şey  gibi”  nin  ne  olduğu  üzerinde durmadı. Reklamı, adamın  istediği  şekilde okumaya  çalıştı.

         “Çok  yakınız, halk eğitim  merkezinin  çaprazında  köşedeyiz..” derken sesi çıkıyordu  aslında. Tavuk  dürüme geldiğindeyse duygusallaşmaya  başlıyordu. “Yine  gelmek isteyeceksiniz.”  bölümünde şiirsellik tavan  yapıyordu. Sercen’e   bıraksalar  sonbahar  hüznünden,  uzaklara  giden  sessiz  yollardan, dumanlı  dağlardan, üzerine  basılıp  geçilen  sararmış  yapraklardan  bahsedecekti. Yirmili  yaşlardaki  delikanlının  hayallerini  bilseler.  Yeter ki  ona  şans  tanısınlar.  “Arkadaş, sen her  gece  böyle  konuş…”  deseler… Keşke… Şarkılar  çalsa,  anlatsa,  yazsa,  anlatsa… Kimsenin bilmediği  müzikleri  bulsa,  değişik  ülkelerden sesler, hikâyeler  taşısa…

        Baktılar olmayacak,  radyodakiler,  delikanlının  reklam metinlerini  okumamasına  karar  verdiler. Peki,  reklam  metinlerini  kim  okuyacak ?  Başka  eleman  yok. İşini  onun  kadar  severek  yapan  eleman  hiç  yok.

          Şarkıcı  kadının  bakışları  artık  deli  değildi. Şarkısını  söyleyince normale dönmüştü : “ Evet,  doğru ; dışarıdayken,  yani  günlük  hayatın  içindeyken insanlar  beni  tanımıyorlar , kim  olduğumu anlamıyorlar. Sinemada  film izliyorum,  sosyete  pazarlarını  geziyorum, şehirler  arası otobüs yolculukları  yapıyorum.”  Kadın, televizyon  programında kameraya  bakmadan  bunları  anlatırken  tavuk  döner  reklamı  bitti. Sercen,  çarşıda  yeni  açılmış  halı  mağazasının  reklamına  geçti : “ Halı, kilim, yolluk  koleksiyonlarımızı  mutlaka görmelisiniz. Ayaklarınızın  altında  yeni bir  dünya… Bekliyoruz…Renk  renk,  motif  motif halılar… Açılışa  özel  kampanyalarımızla ve  hediyelerimizle  emrinizdeyiz…” 

        Halı  mağazası  reklamı ,  hiç  tanınmayan  yerel  radyonun  frekansından etrafa  yayıldı. Hemen  yakınlarda, karanlıkta  ilerleyen  Doğu  Ekspresi’nin  yemek  vagonuna  ulaştı. Kulaklıkla  radyo  dinleyen  kadın  yolcu,  gülmemek  için  kendini  zor  tuttu.  Halıların reklamını   yapan  romantik radyocu ,   “Damarlarımda  kan kalmamış,  zavallı  kalbim  ne  yapsın.” ı  tüm  sevenler  için çalacağını  anons  etti.

         Sercen   tavuk döner  ve   halı  mağazası  reklamlarını yapmak  zorundaydı ; televizyondaki programı  seyredemedi. Şarkının gerçek  hikâyesini  öğrenemedi. Şarkıcı kadın da  aynı  programı ve  elbette  kendini  seyredemeyenlerden biriydi .  Trenle uzun  bir  yolculuktaydı.  Romantik  radyocuya  gülüyordu  o  sırada . Yemek  vagonu  pek  kalabalık sayılmazdı ;  kulaklıkla  radyo dinleyen  kadını   kimse bilemedi.  Normal hayatta tanınmadığını, geçen hafta  çekilen televizyon programında açıklamıştı  zaten.   Tren  uzaklaştı;  frekans  zayıfladı,  zayıfladı, kayboldu.

                                                                                            ESİN  BAYRAKTAR

                                                                                                ANKARA /2026

  • ARJANTİN PALAS

    ARJANTİN  PALAS

         103 numarada  kalan  Esma  “Güçlü  yönünüz  nedir ?”  sorusuna  takıldı. Esma’nın  güçlü  yönü  neydi?.. Tek  başına  otobüse  binip  büyük  şehre  gelmek mi ?.. Kız  başına  otelde  kalmak mı ?..  Yarın  mülakatta sorarlarsa,  “Tek  başıma  otobüse  binip Ankara’ya geldim…” mi diyecekti ?..  Kapıya  güvenmiyordu.  Metal  kısımları  paslanmış küçük  komodini  itti. Gece odaya  girmeye  çalışan  olursa  komodin engellerdi  belki  ya da kapı açılırsa  komodin devrilir, Esma  gürültüye  uyanırdı. “Ankara’da  kalacak  yerim  yok. Bir  yakınımın  yanımda gelmesine  yetecek  maddi  gücümüz  yok…”  Genç  kız,  otobüste verilen  kutu  meyve  suyuna  uzandı.

          Bedia  Abla,  Roma’da  dondurmacılık  yapan  oğluna  aşağıdaki  satırları  yazdı:

     “… Baktım,  binanın  içini  dışını  baştan  aşağı elden  geçirmek  boyumu  aşıyor, sadece  süpürgelikleri  cilalatmaya  karar  verdim.  Geçmişte ,  alçı  işlerini  yaptırdığımız  ustanın  telefonunu buldum. Yanındaki genci gönderdi. Delikanlı  sabah  geldi. Hâlâ çalışıyor.

           Oradaki   hayatını  bırakıp   Ankara’da,  dedenden miras  eski  bir  oteli işletmezsin  galiba ?..Neyse  şimdilik  süpürgelikler  göze  hoş  görünsün.  Cilayı yapan  çocuk, “Akşam  dokuza  kadar  devam  ederim…”  dedi . Müşteri  az  zaten. Genel müdürlüğe yakınız ya  mülakat sınavına  girecek  gariban gençler var odalarda. “Adı neden  Arjantin  Palas Oteli ?..”  diye  soruyorlar. Bilirsin, hep  merak  ederler.  Hamamcıda da   yalanın  bin  türlüsü…  ;   sesimi  çıkarmıyorum.  Üç  beş  kuruş  damlıyor  hamamdan. Babandan  kalan  emekli  maaşına  şükrediyorum. Senin  para  durumun  nasıl ?..   

       Hayat … ; kalkar  dönersin  memlekete. Çarşaf,  nevresim  değiştirmekten, oda temizliğinden  şikayetçi  değilim. Gücüm  yetiyor  bakalım…”

        Arjantin  Palas  Oteli  ve  Hamamı  logolu  kâğıtlardan  beş  on tane  kaldı.  Astarı  yüzünden pahalıya geleceğinden yenileri sipariş edilmedi. Bedia’nın  aklına,  oğluna mektup  yazmak  geldi. Yazmak  hoşuna  gitti. Gün geldi  logolu kâğıtlar bitti. Bedia, son  mektubu düz,  çizgisiz, beyaz  kâğıda  yazdı.  O  sırada bir  şarkı  duyuldu  hafiften. Süpürgelikleri cilalayan delikanlıya, müşterileri  rahatsız  etmemek  kaydıyla  müzik  dinleyebileceğini  söylemişti .Delikanlı  koridorda  yere  oturmuş, bacaklarını  uzatmış ; işini  bir ressam  edasıyla yapıyor. Müzik  sesi  yanı başındaki  pilli  el  radyosundan  geliyor.

        Esma,  çorbasını  içerken  güçlü  yönlerini tekrar  tekrar düşündü ;sıraladı. Mesela  tavanı  rutubetten  kararmış  otel  odasından, koridorun  sonunda  ortak  kullanılan  tuvaletten,  tuvaletin  iki de  bir  açılıp  kapanan  kapısından, kapının gıcırtısından  şikayetçi  değildi. Yatağın  çarşafları  bile  nem  kokuyordu. Olsun; bir  geceliğine   dayanırdı.

         Bedia,  Allah  var, kibar  kadındı. Kocasını kaybetti  ama kayınpederinden onlara  miras  kalan  oteli  bırakmadı,  elinden  geldiğince  derleyip  topladı . Odalara  Arjantin  Palas  logolu  mektup  kâğıtları  ve  zarfları  yerleştirdi. Bir  gün  olsun  ağzından  “Ya  benim  kayınpeder  gezmeyi  tozmayı  severmiş. Karısını,  çocuğunu  yanına  almadan  o  ülke  senin  bu  ülke  benim  dolaşırmış. Hatta  bin dokuz yüz  ellili  yıllarda Arjantin’e gitmiş. Günahı  boynuna,   bir  gönül macerası olmuş  bu  seyahatte. Tangoya  filan da meraklıydı   rahmetli… Nedense  artık… Belki de  otelin  adını  bu  yüzden Arjantin  Palas  Oteli  ve  Hamamı  koydu. ”  lafı  duyulmadı.  

         Esma,  otelci  kadını  tanıyamadı  önce. Kadının  üzerinde  ekose  bir  sabahlık, saçlarında da  ıslak  boya  vardı.  Lobide,  kılıfları  yıpranmış  koltuklarda  bir  delikanlıyla karşılıklı oturmuş  su  bardaklarından çay  içiyorlardı ;  çaydı herhalde. Koridorda boya yapan  genç  değil miydi  o ?.. Esma, başı  önde  merdivenlere  yöneldi.  Sanki  arkasından  biri  onu  yakalayacakmış  gibi basamakları  hızla  çıktı. Tavanı  rutubetten  kararmış  odasına kavuşmak  için  can  attı , kapı  açılmadı. Anahtar,  kilidi açmıyordu. Epeyce  uğraştı;  hayır… Aşağı  inip  yardım  istemeyi  hiç  istemedi  Esma ama  başka  ne  yapabilirdi. 

        103 numaralı  odada  kalan  genç  kız  öyle  çabuk  geçti ki  Bedia  “Taze  çay  var,  alır  mısınız…” diye  seslenemedi  bile.

        Abla,  dedi  Tuğrul ;  evde  vukuat  çıkmış, bizimkiler  bitişik  komşularla  kavga  etmişler, komşunun  kocası  kapıya  dayanmış  filan…  Konu  komşu ayaklanmış, polis  gelmiş… Bedia, ara  sıra   101  numaralı odada  kalırdı. Marketteki  indirimden  aldığı  ucuz  boyayı  sürdüğü  saçlarıyla  adama  baktı. Olayın ne  olduğunu  biliyordu  zaten. Tamam,  dedi adama ;  sen  git. Kadın düşündü: Resepsiyonu  gece  kim  bekleyecekti ?  Yarım  saat sonra da boyayı  yıkamalıydı.

         Delikanlı,  söz  verdiği  şekilde  dokuza  kadar  çalıştı ; işi  tamamladı. Oğlunu  hatırladı  Bedia.  Roma’da  dondurmacılık  yapan  oğlundan  bahsetti. Hani   kabartmadan  heykel  var ; korkutucu  bir  surat  heykeli ;  yalan  söyleyenlerin  elini  ısırırmış  yani  öyle  inanıyorlar;  işte oğlunun çalıştığı  yere  çok  yakındı bu heykel.

         Bedia  Abla  yarım  saat  sonra  saçlarını  yıkadı. Oğluna  yazdığı  mektubu  gece on iki sıralarında  tamamladı:

        “… Tuğrul’a da inanmıyorum. Bu  kaçıncı  bahane. Yok  komşuyla  kavgaymış , yok  polis  gelmiş…  Geç  anam  geç ; ben  seni  bilmez miyim…  Süpürgelikleri  cilalayan  delikanlı da  rutubeti  hamama  bağladı. Hamamı  iptal mi  etsek  acaba ?.. Delikanlı   iyi bir insan,  hem saygılı ; resepsiyonda  duruverdi  sağ olsun. 103  numaranın kapı  kilidini  açtı. Çay  içtik,  sohbet  ettik;  seni  anlattım  biraz.

         Kilit  yapıldı  yapılmasına da  odada  kalan  kız  başka  bir  oda  istedi. Anladım ;  kapı  içine  sinmedi. “Taze  çay  var…”  dedim,  teşekkür  etti. Ben  öyle  sabahlıkla, saçımda  boyayla otelin içinde dolaşmam ki… Mecbur  kaldım,  ne  yapayım…”

                                                                                              ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                                   ANKARA/2026   

  • ÇULLUK  AVI

         Çulluk  avıyla   filan  ne  işim  olurdu ;  üstelik  ertesi gün  Ankara’ya dönecektim. Sabah  erkenden müvekkilimle  görüşecektim.  Suat’ı  kıramadım.  Bak, yukarılar  sonbaharda  ayrı  güzeldir,  dedi ;  aklımı  çeldi. Avukattı  babam. Çocuktum;  köylere  tahkikata  giderken  yanında  götürürdü beni. Eskinin  brandalı  cipleriyle,  içimiz  dışımıza  çıka çıka yaptığımız  yolculukları  hatırladım.

        Tahminimce  Yukarı  Bayır’a  varınca biz külüstürden  iner,  yürürdük. Şoför arabada kalırdı. Kalmadı. Çoraplı  ayaklarını uzatır uyurdu. Uyumadı. Tahminimde  yanılmışım.

         Daha  rampaya  ulaşmadan   “Aha  bizim köy,  şöööööle…Yolunu  asfaltlamadılar…”  diye  başıyla işaret  etti. Bir  küfür  savurdu  ardından. Zaten  iki lafın birinde  sövüyor. Benden başka da  rahatsız  olan  yok  gibi…  Şimdi,  dedi ; köyde anamın  evinde, odun  sobasının  başında… Oooooh… Sıcak bazlama, tereyağı, koyun  peynirinden  keş… Ön  koltukta  oturan  Suat’ın  kucağındaki  Rio havladı. Şoför  güldü;  çekinmeden  açık  açık  sövdü  yine : “Seni  gidinin…  Bak  nasıl da  biliyor  ağzının  tadını…”  Yüzümü  astım. İçim  sıkıldı.

        Motor,  egzoz  aynı  anda  bağırıyor. “Hah…”  dedim.  Kaldık mı  rampada !..  Far  ışığında  kar  sepeliyordu. Rio  tekrar  havladı.  Lastikler  yerinde döndü. Dönmüyor  kayıyordu. Ne  Suat  ne de arkada  yanımda  oturan  Yılmaz,  arabalarını  dağ  yollarına  vuramadıklarından  şu  sağa  sola  söven  adamla  anlaşmışlar.  Yılmaz  umursamazdı; “Çalışmazsa yürürüz  canım,  çoğu  gitti  azı  kaldı… ”  dedi.  Dikiz  aynasına  takılmış  karışık  boncuklar sallanıyor. Zifirî  karanlık. Nereye  yürüyeceğiz. Kabanımın  iç  cebindeki  küçük  defteri  çıkarıp  yazmaya  başlasam ; doksanlı  yıllardan  kalma  bir külüstürle çulluk  avına  gidiyoruz.  Şoförün  köyü yakınmış.  Yalnızmış  anası. Şoför  gaza  basıyor  basmasına da külüstür  tıkandı galiba. Suat  da  “Yürüyelim…”  diyor. Hepimiz  yürümeye  karar  vermiştik,   külüstür  çalıştı,  daha  doğrusu  rampayı  tırmandı. Külüstürün  koltuk  döşemelerine gömülmemize ramak  kalmıştı.

        Çocukluğumun  anılarını yeniden  yaşamak  istemiştim. Kahverenginin,  sarının, yeşilin her tonunu görmekten,  belki  bir  kayanın  üzerine  çıkıp  uzaklara  bakmaktan, güneşin  doğuşuyla başlayan  sesleri  dinlemekten  ve her  şeyi  yazmaktan  mutluluk duyacaktım. Yukarı  Bayır’da   hava  aydınlanıyordu. Ağzı  bozuk  adamın  arabada  bizi  beklemesini  tercih  ederdim. Beklemedi.  Bayır’ın  köylerinden  olduğuna  göre  etrafı  iyi  biliyordu.

        Ne  şoförün  ne  benim  çulluk  avlamakla  ilgimiz  vardı. Kapı  açılır  açılmaz  Rio  atladı. Besbelli  bunalmıştı  hayvan ;çalılıklara  koştu. Suat  sertçe  seslenince tazı geri  döndü. Mızıkladı. Keskin  soğukta yürümeye  başladık. Arabanın  kapılarını  anahtarla zor  kilitleyen  şoför ne  olduğunu  anlamadığımız  bir  şeyler geveledi.

          Ortalık  ışıdıkça meşelikler, boyumuzca çalılıklar,  yaban  armutları  ağır  ağır meydana  çıkıyordu. Bazılarının diplerinde belli  belirsiz  kar tabakası var. Aralarından  akan dereyi  ancak  yaklaşınca  fark  ettik.  Doğanın  gerçek  güzelliğinde  öylece durmak, etrafı  dinlemek huzur  vericiydi.  Yılmaz’la  Suat  biraz ilerimizdeydiler. Rio  görünmüyordu.

        Kuytularda  tatlanmışlarından kalmıştır,  dedi  şoför. Anlamamıştım. “ çakal  eriği  deriz  biz….” diye  devam  etti.  Bir  taş  yığınının  üzerine  çıktı. Ağacın  dallarını  elleriyle,  kollarıyla  karıştırdı,  yokladı. Gerçekten de taş yığınından avucunda dört  beş  koyu  renk erikle atladı  . Erikler hafif ve  yumuşaktı. Soğuğa  rağmen tatlıydı. Islık  sesi  geldi. Kar  yine  sepeliyordu. Öylece  durduk. Suat  heyecanla geldi  yanımıza. Rio  ferma  yapmıştı. Baktık.  Heykel  gibi  donmuş  kalmış  köpek. Ön  ayaklarından  biri  havada. Başıyla,  burnuyla ileriyi işaret  ediyor. Suat da Yılmaz da katıla  katıla gülüyorlar. Koş  kızım,  komutunu  verdi Suat.  Hayvan  koştu,  kayboldu.   Avcılar,  tazıyı  takip  ettiler.

      “Benim küçük  kız…  ”  dedi şoför ; “ Kaçtı  birine… ”  Şaşırdım; neden  şaşırdım ?  Bu  adamın, öyle  kaçabilecek  yaşta kızı mı  vardı ?  Otuzlu  yaşların başındaydı  sanırım.  Hangi  yaşta  evlenmiş,  hangi  yaşta  baba  olmuştu  acaba… Çakal eriği  bulup  getirdiği  yabancıya ,  kızının  birine  kaçtığını söylüyordu. Ben  en  azından  onun  köyünü,  köyde yalnız oturan  anasını  öğrenmiştim. Ne  diyeyim,  bilemedim. Birden  uzakta  tüfek  patladı. Sonra  Suat  ya da  Yılmaz  “Getir  kızım !..”  diye bağırdı. Şoför bunların hiçbirini  duymadı  sanki. “Zor ,  ama  affedersin   değil mi…”  dedim.  Bir  yandan  çakal  eriği  yemeyi  sürdürüyorduk.

         Saklandığı  yerden  havalanan  çulluk,  yaptığı  hatayla  ince,  cılız  ağaç  kümelerine  düştü.  Rio  koştu,  çulluğu  buldu,  ağzıyla  taşıdı, getirdi. Avcılar  Rio’nun  başını, boynunu sevdiler. Kızı  affedip  affetmeyeceği   hiç  konuşmadı  şoför. Küfür  etmedi. Rahatlamıştı. Aynı  taş  yığınının  üzerine  hopladı  bu  sefer.  Çakal  eriklerinin  kalanlarını  toplayacaktı.

                                                                                       ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                         ANKARA/2026

  • PAMUKLU  GABARDİN  KUMAŞTAN

        Akıllı  kızdı  Şenay; geçen  ay  kasabanın   eski  ortaokuluna  memur  oldu.  Okulda  ayrı  odası  bile  var;  hem de  kapısında  adı  soyadı  yazılı.  Kahveci  Tahir’le  Tahir’in  karısı  Zehra,  kızlarının  memuriyetine bir  sevindiler, bir  sevindiler… Tutumlu, eli  sıkı, cimri  ve  pinti  Tahir  ayrıca  sevindi.

        Zehra , askerdeki  oğluna  ördüğü  süveteri  tam  koltuk  altından  kesmeye  başlayacaktı  aniden  durdu. Aklına gelenden  korktu. Allah’ım, inşallah  yanılıyorumdur,  diyerek  yarım  süveteri,  şişleri bıraktı ;  yatak  odasına  gitti. Öyle  gardırobun  kapağını  açıp  aramakla  bulunacak  gibi  değildi. Gömleklerle, pantolonlarla,  ceketlerle, kazaklarla  başladı önce. Sonrasında çarşaf,  bohça,  yastık  kılıfı,  seccade  artık  ne  varsa  hepsini  yatağın  üstüne  indirdi. Giyisi  ve  mefruşat  yığını  ortasında  kara  kara  düşündü.

        Hakikaten  güzel  pantolondu.  Gabardin  kumaştandı.  Kaliteliydi. Rengi  kolay  kolay  atmazdı. Terzi  Hakkı,  Mahmutpaşa’dan  getirdiği  kumaş  topunu  daha  kesim  masasında  açmadan Tahir’in  gözü kumaşa  kaymıştı . Kaç  yıllık  pantolon,  dedi  Şenay ;  babam  unutmuştur  onu. Zehra  yalvardı  kızına: “Nolur  bir  bakıver,  belki  duruyordur…”  Peki,  durmuyorsa  ne yapacaklardı ?  İkisi de ne  yapacağını  bilmiyordu.  Tek  bildikleri,  Kahveci  Tahir’in sövüp  sayacağıydı. Vurup  kırar mıydı ?..  Ama  ağzına  geleni  tutmayacaktı. Anayla  kızın savrukluklarından  başlar,  parayı  sokaktan  toplamadığına  varırdı. Okul  kermesi cuma  akşamına  dek  sürdü.  Kalanları,  satılmayanları  fen  laboratuvarına  topladılar. Pamuklu  gabardin  kumaş  pantolon aralarında  yoktu.  Kadrolu  memur  Şenay,  babasının  pantolonunu  bulamadı.

          Zehra’yı şeytan  dürtmüştü  galiba ;  kızın  çalıştığı  okulun  kermesine  bir  iki  parça da  biz  verelim  hayrına,  dedi. Yemin billah etti ; adamdan  habersiz tek  parça koymadı naylon torbaya. Şimdi  kocası  anlamadan  pantolonu bulsalar,  yerine  assalar…Kermes, kasaba  pazarının  kurulduğu  gün yapıldı  ;  durdular  durdular  pazara  denk  getirdiler. Köylüler  gelir  pazara ; belki  onlardan  biri aldı  pantolonu. Ya kasabadan biriyse  alan ?..  Kahveci  Tahir,  yolda  belde  görür de  pantolonunu tanırsa   … Zehra  olabilecekleri  kuruyor  kuruyor  Tahir’in  “…ulan  benim pantolonun senin  üstünde ne  işi  var…”  a  kadar  gidiyordu.

         Şenay  saçlarını  kızıla  boyatmaya  karar  verdi. Annesinin  evde aranmadık  kıyı  köşe  bırakmayacağını  tahmin  ediyordu. İş  çıkışı  kuaföre  gitti.  Gerçekten de kaç  yıllık  pantolondu ;  on beş yıl  lafı  geçti ya… “Baba,  senin  pantolon var  ya…Kermese  ayırdıklarımıza  karışmış…”  demesi  yeterliydi  aslında.  Ama  gel  bunu annesine  anlat. Nefesi  kesilmiş  gibi  konuşuyordu  kadın. Ya pantolonu  satın alan,  giyip de  Tahir’in  kahvesine gelirseymiş… Kızılın  hangi  tonu  Şenay’a  yakışırdı ; kuaförle  renk seçtiler. 

         Öfkesini  evdekilerden çıkarırdı  Tahir ; esip  gürlerdi. Sabunların nasıl, ne  kadar  kullanıldığına takardı. Sabunluğun suyunda  bırakmayın şunları;  eriyip  gidiyor,  der ; söylenir,  söylenir,  söylenir…Sözde yepyeni  pantolon, yanlışlıkla  kermese yollanmış ;  duyurmadılar bir  süre. Adam,  sabah  erkenden  kahveye gidip  gece  geç  saatte  döndüğünden  anlamadı.

       Gel  sana  bir  pantolon  yaptıralım, diyerek  babasının  koluna  girdi  Şenay.  Terzi  Hakkı’nın  dükkânının  önündeydiler. Yüreği  ağzına  geldi  Zehra’nın. Ama  tutumlu,  eli  sıkı,  cimri ,  pinti  Tahir güldü. Yok  canım, anlamında başını  yukarı kaldırdı. Şenay  belli  belirsiz  göz  kırptı  annesine. Şimdi  anayla  kız,  Kahveci  Tahir’i  zorla  terziye sürüklüyorlardı. Hatta Zehra  kocasına çıkıştı ; kırk  yılın  başı  çocuk  heveslenmiş. İnat etmenin  sırası mıydı… Hem en  son hangi vakit  kendine pantolon  yaptırdıydı… Zehra birden  pişman  oldu  ;  pantolon yaptırıp  yaptırmadığının  vaktini karıştırmasaydı  keşke.  Tahir  “ Gabardinden  pantolon  var  ya,  dolapta  asılı…”  dese  ne  cevap  verecekti ?..  

        Kadrolu  memur Şenay  keyifli  bir anı  kolluyordu. İlk  maaşıyla  ailecek  pide yedikleri gün  evlerine  dönerken  fırsatı  kaçırmadı. Zehra  da  kızından  güç aldı. Adam  on  beş  yıllık gabardin  pantolonu çoktan  unutmuştu. Karısıyla  kızının yanında çocuk gibi  oldu. Şenay  kızıl  saçlarını  parmaklarıyla  geriye  attı.  Bu  renk  ona yakıştı. Ayrı  bir  hava  verdi.

        Kahveci  Tahir’in  pamuklu  kumaştan  gabardin  pantolonu, okul  kermesinde  satılmış. Kim aldıysa  artık  güle  güle  giysin.

                                                                                   ESİN   BAYRAKTAR

                                                                                       ANKARA/2026